ATATÜRK’ÜN ALEYHİNDE OLUP, GENÇLİK BAYRAMI KUTLUYORUZ.
Bu bayramın adından da anlaşılacağı gibi Atatürk’ün gençlerimize emanet ettiği bu ülkeyi, yıllardır gençliğe yani insanlığa hiç bir gelecek sunmayan politikalarla milyonlarca insanı ümitsizliğe düşürüp, sonra kendi hedefleri için bu insanları ümit vaat ederek satın almaya çalışarak insanlık ayıbı yaşatan bir zihniyetle 19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramını idrak ediyoruz.
Yıllardır eğitimin bir çözüm olmadığını, kısa yollardan para kazanmanın çok daha önemli olduğu vurgulanarak, her dönem gençliğin önünü kapatıp, sonra da bunlardan ülke değerlerine sahip çıkmaları, ülkeyi çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırılmaları beklendi.
Sonuç; bugün çağdaş zihniyeti darbeci ve hükümet aleyhtarı şeklinde görenler tarafından yönetiliyoruz.
Nerdeyse, “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün suç sayıldığı bir ortamda, Atatürk’ün gençlere armağan ettiği bu bayramı hangi ilkelere dayanarak kutlanması gerektiğini artık gençler de kafası karışmış bir şekilde anlayamaz olmuşlardır. Kaç yıldır yöneticilerin, gösterilerde kızların kıyafetlerini müstehcen bulmaları sebebiyle merkezden uzak bölgelerde 19 Mayıs kutlamalarının yapılmasına izin vermeyişleri gerçekten çağdaş medeniyet seviyesine geldiğimizin en çarpıcı örneğidir. Son 6 yıldır ilköğretim müfredatına gayri resmi olarak Cuma namazlarının ve peygamberin doğum günü kutlamaları da eklenmesi çocukların gelişimindeki en önemli açık kapanmış oldu. Bazı okullarda, bazı öğretmenler tarafından Atatürk aleyhinde yapılan eğitim anlayışları yüzünden bu çocuklar, 23 nisan ve 19 mayıs bayramlarını hangi anlayışla kutladıkları benim için merak konusudur.
Artık bir şeylerin farkına varmış insanların ve gençlerimizin bu duruma bir son demesi için, daha bilinçli ve daha doğru seçimlerle ülke geleceğine sahip çıkması lazımdır.
Her şeyden önce üniversitelerden siyasetin çıkarılması ve dış güçler tarafından ülke aleyhinde casusluk yapılması çok müsait olan bütün misyonerlik okulların kapatılması gerekmektedir. Amaç sadece eğitim ve bilim olmalıdır.
Partizan bir anlayışla insanlara iş imkanlarının oluşturulması artık son bulmalıdır. Adama göre iş değil, işe göre adam yetiştirilmesi lazımdır.
Ülke kaynaklarının yabancıların elinden geri alınıp, çok iyi eğitilen ama işsiz dolaşan gençlerimize devlet teşviği ile imkanlar sunup kendi kaynaklarımızı kendi şirketlerimiz tarafından idare edilmelidir.
Laik, sosyal hukuk devleti olduğumuzu iddia ediyorsak, bu sadece lafta değil, işleyişte de böyle olmalıdır. Siyasi çıkarlar yüzünden bu sisteme sekte vurulmamalıdır. Sosyal güvencenin sağlandığı, yargının bağımsızlığı ve eğitimin siyasallaştırılmadığı bir yönetim şeklinin hakim olması gereklidir. Devletin dili, kimliği ve yönetim biçimi (rejimi) tartışmaya açılıp, ülke içinde bölünmelere sebebiyet verecek politikalardan uzak durulması gerekmektedir.
Bütün bunlarla birlikte, bu ülkede daha düzeltilmesi gereken çok şey var. Özellikle de dış politikaların oluşturulmasında her türlü ülke menfaatleri, kişisel menfaatlerin üstünde tutulup,ülke menfaatlerine ters düşecek bir takım yaptırımlara boyun eğilmemesi, meclis kürsüsüne çıkıp yemin eden kişilerin unutmaması gereken en önemli kuraldır. Aksi davranışlar, anayasamızda da belirtildiği vatana ihanet suçunu da beraberinde getirir.
Geleceği aydınlık bir ülke için, gençlerimize gelecek hazırlayan, onların önünü açan Atatürk devrimlerinin devamcısı ve bu devrimleri daha da geliştirip güncelleyecek bir zihniyetle bir yönetim şekline ihtiyacımız vardır. Ancak o zaman ülke olarak refaha ulaşabiliriz.
Bunun için de bu yeni dünya düzeni altında siyonist düzenin ortadan kalkması lazımdır.
Atatürk, gençliği ülke geleceğini ve Cumhuriyetini korumak ve kollamakla görevlendirmiştir. Onlara bağımsız olma ruhunu aşılamıştır ve izleyecekleri yolu belirlemiştir. Bu yüzden de yeni dünya düzenine ihtiyaçları yoktur. Türk milletinin görmesi gereken gerçek budur.
19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun.
SAADET TOKSÖZ
19 MAYIS 2009
22 Mayıs 2009 Cuma
30 Mart 2009 Pazartesi
YERELSEÇİMLERİN SONUÇLARI ÜZERİNE....
YEREL SEÇİMLERİN SONUÇLARI ÜZERİNE...
Toplum üzerinde, dindar insanın yolsuzluk, haksızlık yapmayacağı, halkın haklarını daima gözeteceği şeklinde oluşturulan paradigmalar sayesinde muhafazakar yapısıyla iktidara gelen AKP'nin bu paradigmalara ihanet etmesi sonucunda kendilerinden son derece ümitli olan seçmenlerine yaşattıkları hayal kırıklığının bedeli olarak bir fatura ödemeye başladıklarının işaretidir. Ortaya koydukları icraatları ve poilitik tavırları itibariyle bu paradigmanın doğru olmadığını, ahlaklı olmanın dinin bir getirisi olarak görülemeyeceğini, bunun sadece kişilerin karakteristik özelliklerine ve sahip oldukları genel ahlak anlayışının toplumun öngördüğü kurallar çerçevesinde geliştiğini bir kere daha toplum nezdinde gerçek yönüyle ortaya çıkmıştır. Bunun en büyük kanıtı ise, halkın doğruluğuna inandığı Kılıçdaroğlu'nu iktidara getirme çabasıdır. Demek ki, yozlaşan toplum yapısına rağmen hala doğruluk ve dürüstlük çok iyi prim yapıyor. AKP her ne kadar da varoşlardaki hakim gücünü elinde tutuyor olsada, büyük illerin merkezlerinde elde ettikleri tepki oylarını laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma cezasından sonra ve Ergenekon davasında ortaya koydukları faşizan tavırları bir de ortaya çıkan yolsuzluklar sebebiyle, inandırıcılıklarını yitirmişlerdir.
Polis-Devlet anlayışıyla ülkenin tüm siyasi odakları üzerinde ve Devletin tüm kurumları içinde hakim olmak düşüncesiyle yürüttükleri siyaseti, daha sonra kapatılma korkusu ve hükümetin düşürülmesi endişesi içinde, kendilerine karşıt olan gruplara uyguladıkları baskılar ve kendilerine oy vermeyen %53'lük kesimi, gözümüz üzerinde şeklinde verdikleri mesajlarla korkutarak sindirmeye çalışmaları, toplumu ümitsizliğe düşürmüş, bunun sonucunda da yıllardır sandığa gidip oy vermeyen insanları bile harekete geçirmiştir. Aslında bu sevindirici bir durumdur. Çünkü uzun yıllardır ortaya konulan başarısız yönetimler yüzünden ve yitirilen ideolojiler yüzünden artık toplum siyasetten uzaklaşmış, siyasi partilere olan inancını kaybetmesi sebebiyle de sandığa küsmüş vaziyetteydi. Bu sebeple kendi partilerinden ümidi kesmiş kesimler de son bir ümitle, "Biz değiştik, laik Cumhuriyet'e sahip çıkacağız" diyen AKP'ye oy vermişti. Ne yazık ki, bu ümitler de boşa çıkınca herkes yine kendi partisine dönüş yapmaya başladı. Özellikle de Ulusalcı kesimde laiklik elden gidiyor korkusuyla, CHP' ye geri dönüş başlamıştır. Merkez sağda ise AKP'ye giden DYP ve ANAP oylarının bir bölümü bu defa MHP'ye yönlenmeye başladığı gözlenmektedir. Bu da toplumun her kesiminde artık gerçeklerin doğru algılandığını gösteren bir gelişmedir.
Daha önce bir çok kesimin gözünde kahraman olan Başbakan'ın ve kurmaylarının her fırsatta yaşanan olumsuzlukları dile getiren halkı, azarlaması ve çirkin uslüpler kullanması, Türk milletinin alışkın olmadığı bir durumdur. Atatürk'ten bu yana ortaya çıkan bütün devlet adamlarının halkı yüceltmesine alışkın Türk milleti, bu durumu içine sindirebilmesi hiç mümkün değildir. Şehitlere kelle diyen, çiftçiye al ananı git diyen, bize oy vermezseniz, hizmet alamazsınız diye tehdit eden bir Devlet adamı ya da parti lideri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiştir. Kendi başarısızlıklarını kendinden önceki hükümetlere bağlayanlar olmuştu ama başarısız yönetimlerinin sonuçlarını millete bağlayan bir hükümet olmamıştı. Bu hükümetin Başbakanı sayesinde bu millet bunu da yaşadı. Tabi bunun bir bedeli olacaktı elbet..
Yaşanan yerel seçimlerin sonucu, kimse için sürpriz olmadığı aşikar bir durumdur. Demokratik bir ortamda gerçekleşmesi gereken seçimler, her zaman olduğu gibi yaşanan bazı şaibeli durumlar yüzünden insanların kafalarında yine soru işaretlerinin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Yaşanan elektrik kesintileri, bilgisiyar sistemlerinin çökmesi ve oyların çalınması gibi olaylar için yapılan itirazların bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Geçen seçimlerde de kanıtlı, belgeli yapılan itirazlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edilmemişti. Bu yüzden diğer seçimlerde olduğu gibi, bu seçimlerde yaşanan şaibeli durumlar insanlarında kafalarında cevaplanamamış sorular şeklinde kalmaya devam edecektir. İşin en acı tarafı, ülke ve mahalli yönetimlerin, bütün bu yaşananları halkın gözünün içine baka baka yalayanlan insanların ellerine teslim edilmiş olmasıdır. Bu çok endişe verici bir tablodur. Hiç sıklmadan halkın gözü önünde yaşanmış olayları rahatlıkla inkar edebilen bir zihniyete, değil ülke yönetimini, evde beslediğimiz hayvanı bile emanet edemeyeceğimizi gösteren bir olgudur.
Öyle görülüyor ki, önümüzdeki dönemde Başbakan ve kurmayları diktatörlük sevdasından vazgeçmez ya da başarısızlıkların bilançosunu halka çıkarmaya devam ederlerse, onları çok daha büyük hayal kırıklıkları bekliyor oluşudur. Umarım, artık saldırganlığı bırakıp, daha uzlaşmacı, daha dürüst ve ülke menfaatlerini ön planda tutmaya yönelik bir siyaset geliştirmeyi başarabilirler.
Toplum üzerinde, dindar insanın yolsuzluk, haksızlık yapmayacağı, halkın haklarını daima gözeteceği şeklinde oluşturulan paradigmalar sayesinde muhafazakar yapısıyla iktidara gelen AKP'nin bu paradigmalara ihanet etmesi sonucunda kendilerinden son derece ümitli olan seçmenlerine yaşattıkları hayal kırıklığının bedeli olarak bir fatura ödemeye başladıklarının işaretidir. Ortaya koydukları icraatları ve poilitik tavırları itibariyle bu paradigmanın doğru olmadığını, ahlaklı olmanın dinin bir getirisi olarak görülemeyeceğini, bunun sadece kişilerin karakteristik özelliklerine ve sahip oldukları genel ahlak anlayışının toplumun öngördüğü kurallar çerçevesinde geliştiğini bir kere daha toplum nezdinde gerçek yönüyle ortaya çıkmıştır. Bunun en büyük kanıtı ise, halkın doğruluğuna inandığı Kılıçdaroğlu'nu iktidara getirme çabasıdır. Demek ki, yozlaşan toplum yapısına rağmen hala doğruluk ve dürüstlük çok iyi prim yapıyor. AKP her ne kadar da varoşlardaki hakim gücünü elinde tutuyor olsada, büyük illerin merkezlerinde elde ettikleri tepki oylarını laikliğe aykırı eylemlerin odağı olma cezasından sonra ve Ergenekon davasında ortaya koydukları faşizan tavırları bir de ortaya çıkan yolsuzluklar sebebiyle, inandırıcılıklarını yitirmişlerdir.
Polis-Devlet anlayışıyla ülkenin tüm siyasi odakları üzerinde ve Devletin tüm kurumları içinde hakim olmak düşüncesiyle yürüttükleri siyaseti, daha sonra kapatılma korkusu ve hükümetin düşürülmesi endişesi içinde, kendilerine karşıt olan gruplara uyguladıkları baskılar ve kendilerine oy vermeyen %53'lük kesimi, gözümüz üzerinde şeklinde verdikleri mesajlarla korkutarak sindirmeye çalışmaları, toplumu ümitsizliğe düşürmüş, bunun sonucunda da yıllardır sandığa gidip oy vermeyen insanları bile harekete geçirmiştir. Aslında bu sevindirici bir durumdur. Çünkü uzun yıllardır ortaya konulan başarısız yönetimler yüzünden ve yitirilen ideolojiler yüzünden artık toplum siyasetten uzaklaşmış, siyasi partilere olan inancını kaybetmesi sebebiyle de sandığa küsmüş vaziyetteydi. Bu sebeple kendi partilerinden ümidi kesmiş kesimler de son bir ümitle, "Biz değiştik, laik Cumhuriyet'e sahip çıkacağız" diyen AKP'ye oy vermişti. Ne yazık ki, bu ümitler de boşa çıkınca herkes yine kendi partisine dönüş yapmaya başladı. Özellikle de Ulusalcı kesimde laiklik elden gidiyor korkusuyla, CHP' ye geri dönüş başlamıştır. Merkez sağda ise AKP'ye giden DYP ve ANAP oylarının bir bölümü bu defa MHP'ye yönlenmeye başladığı gözlenmektedir. Bu da toplumun her kesiminde artık gerçeklerin doğru algılandığını gösteren bir gelişmedir.
Daha önce bir çok kesimin gözünde kahraman olan Başbakan'ın ve kurmaylarının her fırsatta yaşanan olumsuzlukları dile getiren halkı, azarlaması ve çirkin uslüpler kullanması, Türk milletinin alışkın olmadığı bir durumdur. Atatürk'ten bu yana ortaya çıkan bütün devlet adamlarının halkı yüceltmesine alışkın Türk milleti, bu durumu içine sindirebilmesi hiç mümkün değildir. Şehitlere kelle diyen, çiftçiye al ananı git diyen, bize oy vermezseniz, hizmet alamazsınız diye tehdit eden bir Devlet adamı ya da parti lideri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiştir. Kendi başarısızlıklarını kendinden önceki hükümetlere bağlayanlar olmuştu ama başarısız yönetimlerinin sonuçlarını millete bağlayan bir hükümet olmamıştı. Bu hükümetin Başbakanı sayesinde bu millet bunu da yaşadı. Tabi bunun bir bedeli olacaktı elbet..
Yaşanan yerel seçimlerin sonucu, kimse için sürpriz olmadığı aşikar bir durumdur. Demokratik bir ortamda gerçekleşmesi gereken seçimler, her zaman olduğu gibi yaşanan bazı şaibeli durumlar yüzünden insanların kafalarında yine soru işaretlerinin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Yaşanan elektrik kesintileri, bilgisiyar sistemlerinin çökmesi ve oyların çalınması gibi olaylar için yapılan itirazların bir sonuç vereceğini sanmıyorum. Geçen seçimlerde de kanıtlı, belgeli yapılan itirazlar Yüksek Seçim Kurulu tarafından kabul edilmemişti. Bu yüzden diğer seçimlerde olduğu gibi, bu seçimlerde yaşanan şaibeli durumlar insanlarında kafalarında cevaplanamamış sorular şeklinde kalmaya devam edecektir. İşin en acı tarafı, ülke ve mahalli yönetimlerin, bütün bu yaşananları halkın gözünün içine baka baka yalayanlan insanların ellerine teslim edilmiş olmasıdır. Bu çok endişe verici bir tablodur. Hiç sıklmadan halkın gözü önünde yaşanmış olayları rahatlıkla inkar edebilen bir zihniyete, değil ülke yönetimini, evde beslediğimiz hayvanı bile emanet edemeyeceğimizi gösteren bir olgudur.
Öyle görülüyor ki, önümüzdeki dönemde Başbakan ve kurmayları diktatörlük sevdasından vazgeçmez ya da başarısızlıkların bilançosunu halka çıkarmaya devam ederlerse, onları çok daha büyük hayal kırıklıkları bekliyor oluşudur. Umarım, artık saldırganlığı bırakıp, daha uzlaşmacı, daha dürüst ve ülke menfaatlerini ön planda tutmaya yönelik bir siyaset geliştirmeyi başarabilirler.
16 Mart 2009 Pazartesi
KARAGÖZ'LE HACİVAT'IN GÖLGE OYUNU
KARAGÖZLE HACİVATIN GÖLGE OYUNU
Halkın, şu sıralarda ekonomik krizin yarattığı toplumsal travmaya rağmen, önüne konulan Karagöz Hacivat oyunu sayesinde biraz kafasını dağıtabilmesi, bulunmaz nimet oldu. Seçimler dolayısıyla, Başbakan ve diğer parti liderlerinin ortaya koydukları bu orta oyununu, kavuklu ve pişekarları şeklinde de niteleyebiliriz. Ama en etkileyici olanı ise, Karagöz ve Hacivat çekişmesidir. Tabi, burada kimin Karagöz, kimin Hacivat olduğuna, gösteriyi izleyen halk karar verecek. Aralarında geçen dialoglar, zamanın en ünlü meddahlarının bile ortaya koyamayacakları bir komiklik, bir budalalık içerisinde geçiyor olması, toplmumuzun mizah anlayışının yıllar içerisinde hiç değişmediğini gösteriyor. Çünkü aynı oyunları, yıllar içerisinde defalarca izlemiş olmalarına rağmen, hala büyük bir ilgiyle izliyor oluşları ve kimisi Karagözü desteklerken, kimisi de Hacivatı desteklemeye devam ediyor oluşları, bize, önümüzdeki yıllarda da bu oyunu daha çok izleyeceğimizi işaret ediyor. Demek ki, talabe göre arz oluşturuyorlar. Aynı TV yapımcılarının yaptıkları kalitesiz programlar için gelen eleştirilere oluşturdukları haklı gerekçelerinde olduğu gibi, 'Halkın istekleri doğrultusunda program yapıyoruz.' demelerine benziyor.
Bügun, toplumun ileri gelenleri, daha doğrusu aydın diye bilinen insanların, asla telafuz etmedikleri, eğitim sisteminin kalitesizliği üzerine bilinçsiz insanlardan oluşturulan toplumsal yapılandırmanın sonucunda bilgisiz ve ön görüsüz devlet adamlarının da bu toplumun içinden çıktığı görüşü, birileri tarafından telafuz edildiği zaman, devlet adamlarından önce aydınlarımız tepki veriyor. Niye? Çünkü ucu onlara da dokunuyor. Onlar da aynı Devlet adamları gibi gelişen olayları doğru dürüst değerlendiremedikleri için veya gebe olunan olayları önceden algılayabilme özelliklerinin olmadığından, toplumu bilgilendirecek, uyaracak bir yeteneğe sahip olamadıklarını kabul etmeleri mümkün değil. O zaman nasıl oluyor da, bu aydın kimliğini kazanıyorlar? Onlar da bu sergilenen gösterilerin içinde kendilerine düşen rolleri oynayarak figüran açığını kapatıyorlar. (Tabi ki, bunların içinde gerçekten bilgili ve entellektüel boyutu olan aydınlarımız da var ama, hem sayıca çok azllar, hem de seslerini yükselltikleri zaman tehdit edilip, darbeci olarak gösteriliyorlar.)
Bazı çevreler Başabakanın diplomasi dilini bilmediğini ve lümpen bir tarz içerisinde siyaset yaptığını söylüyor. Peki, bunu söyleyenler, başka ne bekliyorlardı? Her şeyi din kisvesi içinde sorgulamaya ve yorumlamaya alışmış, bununla beraber kendisine kabadayılık kültürünü düstur edinmiş ruh haliyle, diplomasinin kıvrak dil inceliklerini düz mantık düşünce yapısıyla ortaya koyabilmesinin mümkün olamayacağını görememek de bir eksikliktir. 6 sene önce onu alkışlarken ve kurtarıcı olarak görürken aklınız neredeydi? diye sorarlar....
Gelelim seçimler dolayısıyla yaşanan komediye....
Başbakan seçim meydanlarında Karagöz misali sürekli Deniz Baykal'ın ensesine patlatıp, komik dialoglar oluştururken, Baykal da ondan aşağı kalmayıp, Hacivat misali daha alimce cevaplar vermeye çalıştığı sırada, arada mahallenin kabadayısı edasıyla ortaya çıkan Devlet Bahçeli'yi görüyoruz.
Komik dialoglardan bazıları:
Erdoğan'ın bir buçuk saat süren miting konuşması özetle şöyle:
-Biz iş üretiyoruz.CHP ve MHP işe ne yazık ki, sadece laf.. Ben onların yaptığını size söyleyeyim. İstanbul'da CHP, çarşaflı bir hanımefendiyi kameraların önünde tartakladı. Ak partili bir provokatör diye yandaş medyaları duyurdu. Bunların kadın haklarından anladıkları, kadını haklamak. Sabah akşam çamur siyaseti yapıyorlar, yalanlarla yıpratmaya çalışıyorlar. Hizmet üretemedikleri için bunlar CHP ie MHP ruh ikizidir. (Bu konuşmayı yaptığı sırada, ananı da al git dediği çiftçiyi göz altına almışlardı.) Bir de "Ben Valimi yedirtmem muhabbeti" var.
Komediye bakar mısınız? İş üretiyoruz dediği; devlete ait arazileri, malları ya da kurumları ele geçirmek, yabancılar Türkiye'ye yatırım yapıyor diyerek, bütün kurumları ve şirketleri yabancılara teslim emek (son hizmetleri Atatürk Çiftliğini Arap'lara satıyorlar), borsanın %70'ini yabancılardan oluşturarak, ülke ekonomisini bağımlı kılmak, kadınları türbana yada çarşafa sokarak, onların bütün hak ve özgürlüklerini erkeklere teslim etmek, sosyal devlet adı altında kendilerine oy verme şartıyla yardım etmek, kendilerinden olmayan laik kesimden "Onlar" diye bahsederek toplum içinde kutuplaşmalara yol açmak, etnik kimlikler üzerinden siyaset yapıp, halkı birbirine düşman etmek, bütün dünyayı derinden etkileyen ekonomik krizi dikkate almayıp, bu konuda önlem alınacak tedbirleri ve politikaları oluşturamayıp, halkı kendi kaderlerine terk etmeleri vs. vs. gibi, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuş partisiyle birlikte hizmetler vererek o kadar çok çalışıyorlar ki, sanırsınız, ülkede herkesin yaşam standartı kendilerininki gibi çok yüksek, üretim ve istihdam seviyesini en üst seviyeye çıkarmışlar, terörü bitirmişler de artık çocuklarımız şehit olmuyorlar, Kuzey Irak ve Kıbrıs konusunu çözebilecek politikalar üretmişler, madenlerimizi ve petrol yataklarımzı ipotekten kurtarmışlar, yabancılar tarafından ele geçirilen kaynaklarımızı geri almışlar, ülke içinde adaleti ve kalkınmayı sağlamayı başarmışlar da, diğer partilerin ve geçmiş hükümetlerin beceriksizliğinden bahsediyor. En komiği de, uzaydaki göktaşları misali, Global krizin ülkemizi teğet geçmesiydi. Dikkat ederseniz bu bahsettiğim ülke problemleri asla gündeme gelmiyor. Aslında bunları sorgulayıp, gündeme getirerek, halkı olan bitenler hakkında bilgilendirip, hükümetten hesap sormasını sağlamak, aydınlarımızın görevdir. Ama iş birlikçi aydınlarımız figüran rolü için çok iyi maaş aldıklarından, maaşlarını tehlikeye atacak hiç bir girişimde bulunmuyorlar.
Bir de Baykal'ın cevabına bakalım:
-"Tunceli Vali'sini "Baykal'a yedirtmem" diyor. Benim Vali yeme gibi bir alışkanlığım yok. İlla bir şey yemek gerekiyorsa, Kırşehir'in Hoşmerim tatlısını, Amasya'nın dünyaca ünlü elmasını yerim. YSK bile Tunceli ile ilgili olarak "Ayıp oluyor" diyor. Başbakan bu değerlendirmeye "Bizi ırgalamaz" diye karşılık veriyor. YSK bir karar daha aldı, savcıları göreve çağırdı. Şimdi bütün millet üzüntüyle adalet nerede diye üzüntüyle izliyor. Herkes attığı adıma dikkat etsin! Valiler dahil, kimse yanlış yapmasın! AKP ile gelen APS ile gider, Haberiniz olsun! Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak yayın yasağı koyma kararı aldılar; 'Adalet iyi işlesin' diye. Sevsinlar seni sevsinler. Aklın başına yeni mi geldi? Daha Ergenekon iddianamesi ortada yokken, ifadeler çarşaf çarşaf yayınlanırken o adalet duygun neredeydi?
"Aman Karagözüm!" misali, Baykal, muhalefet etmenin dayanılmaz hafifliği içerisinde, yapılan bütün yanlışlıkları tek tek ortaya koyuyor. Uslüp ise, diplomasi dili bilmeyen Erdoğan'dan hiç farklı değil. Aynı zamanda padişahlık egosu itibariyle de Erdoğan'dan aşağı kalır yanı yok. Partisi içinde önüne engel olarak çıkabilecek herkesi silip süpürüyor, kimseye yol vermiyor. Yıllardır uyguladığı son derece başarısız politakalar sonucunda partinin bütün oylarını AKP'ye ve diğer partilere kaptırıyor, partinin mevcut ideolojisini zamanla etkisiz hale getirip, altı okun ne anlama geldiğini bilmeyen kişilerle laik düzenin müdafasını yapmaya kalkıyor. Artık insanlar Deniz Baykal'a kızıp, CHP'ye oy vermiyor. Seçim meydanlarında muhalefet görevini yaparken, halka, göreve gelirlerse nasıl bir hizmet verecekler, mevcut eksiklikleri ya da yanlışları hangi projelerle ortadan kaldıracaklarına dair tek kelam etmiyor. Niye? Çünkü bunu kendi de bilmiyor. Şu an da tek hedef iktidarı ele geçirmek. Hele bir gelsinler, sonra bakacaklar.
"Heyyytt!! Çekilin yoldan!" Evet. Mahallenin kabadayısı Devlet Bahçeli de göründü.
Bakalım o ne diyor:
-Ortada fol yok yumurta yokken, 36 etnik unsurdan söz ediyorsun. Niye etnik unsurları kaşıyorsun? Niye bin yıllık kardeşliği bozmaya çalışıyorsun? Kendilerine oy verenleri dost, vermeyenleri düşman ilan ediyorlar. Kendileriyle birlikte olmayanları 'nasıl sindiririz?' diye düşünüyorlar, 'nasıl vergi cezası veririz?', 'memuru nasıl süreriz' mantığındalar. İşsizliğin, ahlaksızlığın bu kadar yaygınlaştığı, yoksulluğun, yolsuzluğun bu kadar derinleştiği bir ortamda, bir de ekonomik kriz omuzlara çökerse bu memlekette ne birlik kalır, ne Misak-ı Milli kalır, ne de toprak bütünlüğü kalır, ne de sosyal doku kalır. o zaman Türkiye'deki toplumsal patlamada ilk defa en büyük zararı Başbakan Erdoğan görür.
Bizim kabadayı Bahçeli, sözüm ona Erdoğan'a aba altından sopa gösteriyor. Şu Bahçeli de çok komik adam. Sanki yıllardır milliyetçilik adı altında Kafatasçılık yapan kendileri değilmiş gibi, bin yıllk kardeşlikten bahsediyor. Kurdukları ülkü ocaklarında yer altı mafyalarıyla birlikte iş birliği yapıp, emperyalistlere hizmet eden kendileri değil miydi? Dine sahip çıktıklarını zannedip, meshep ayırımcılığı ile etnik kimlik problemlerini her zaman gündeme taşımakla kalmadılar, sürekli aba altından sopa göstererek toplumun güvenliğini sağlayan polis edasıyla yürüttükleri siyaseti hala devam ettiriyorlar. Kurtlar Vadisi'nın baş kahramanları olarak ülkeye inanılmaz hizmetler veriyorlar.Ülkede ne kadar kimlik bunalımı yaşayan gencimiz varsa, ülkücü olup, eline silahı alıp, Polat Alemdar misali meydanlara çıkıp, vatana millete hizmet veriyorlar. Toplum içinde kardeşlik duygusunu pekiştiriyorlar.
Bir de, bunların arasında beni çok güldüren bir başka karakterse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nın kendisine verdiği Türk kimliğini kabul etmeyip de, soyadı Türk olan Beberuhi havasında mecliste dolaşan bu arkadaşa, Türk kimliğini kabul etmek bu kadar ağır geliyorsa, o zaman Türk soyadını nasıl taşıyorsun? diye sormak istiyorum. Böyle komiklik olur mu? Aziz Nesin'i buradan rahmetle anıyorum. Bu kadar komik olaylar, ancak onun hikayelerinde olurdu. PKK terör örgütünün siyasi uzantısı olan partisinin başkanı olan bu zat-ı muhteremin derdi çok büyük.
Efendim! Onlar kimlik siyaseti yapmıyorlamış; sadece, Anayasa'nın ilk 3 maddesinin değişmesini, Türk ve Kürt'lerin ortak kurucu olarak anılmalarını, Yerel yönetimlere daha fazla yetki tanınmasını, Güneydoğu'da federatif bir yapının kurgulanmasını ve Self Determinasyon yani, ayrılıp, kendileri bir devlet kurmak istiyorlar. Kendileri için bir şey istiyorlasa.... Bu talepler karşısında insanın kahkahalarla gülesi geliyor. Sevr Antlaşması sayesinde yabancılar kendilerine bu hakkı onlara tanımış olmasına rağmen bunu hayata geçiremeyişlerinin sebebi, gerçekte Kürt halkının ayrılmak istemeyişi ve devlet kurmak için gerekli eğitimli kadrolarının olamayışıdır. Hala sevr-i hayata geçirmek isteyenlere hizmet ederek, terör örgütüyle hiç bir ilgisi olmayan, onca masum Kürt insanını zan altına sokarak, çirkin oyunlarına alet etmek istiyorlar.
"Antlaşmaya göre, Kürt Ahalısı, Milletler Cemiyetine başvurarak, Kürt'lerin büyük çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediğini kanıtlar ve cemiyet bu durumu onaylarsa, Türkiye bu bölgedeki haklarından vazgeçecekti. Doğudaki aşiretler, bağlı bulundukları devletten ayrılmak istemedikleri için, böyle bir girişim olamadı."
(Kaynak: Milletlerarası önemli meseleler,Dr. Reşat Sagay, İş Bankası kültür yayınları)
İşte, seçim meydanlarımızdaki bu konuşmaları dinleyen seçmenimiz büyük bir aydınlanma yaşıyor ve bu dialoglara bakıp oy verecek. Aralarında geçen dialogları dinlediğiniz zaman, kişilerin sahip oldukları kültür yapıları bir kenara, hitap ettikleri toplumun hepsinin de aynı zeka seviyesinde olduğu düşünülerek, ortaya konulan bu performansın bütün kitleler üzerinde aynı etkiyi yapması beklenerek, gittikleri her yerde aynı uslubu kullanıyorlar. Bu da şunu gösteriyor: Bunlar sadece kendi çevrelerine hitap etmeye programlanmışlar. Kafalarında oluşturdukları prototip insan modellerine çalışmışlar. Bunlar da çoğunluğu eğitimsiz insan kitleleri... Ama görülen o ki, artık o eğitimsiz insan kitleleri de uyanmaya ve içine düşürüldükleri durumu artık daha net görmeye başladı. Yaşanılan ekonomik krizin, insanları isyan ettirecek boyuta getirdiğini maalesef ki, kimse görmek istemiyor. Seçim propagandası olarak Başbakan'ın açıkladığı ekonomik paket ise, tam evlere şenlik göz boyamaktan öteye gitmeyen ve bu paketle oy kapmanın fırsatçılığı ile seçmenin gözünde kendisini kahraman olarak gören bir Başbakan... Ve iktidara gelirlerse ne yapacaklarını bilmeyen parti liderleri...
Bu perde kimin zaferiyle kapanacak, son sözü kim söyleyecek, seçimlerden sonra göreceğiz.
Halkın, şu sıralarda ekonomik krizin yarattığı toplumsal travmaya rağmen, önüne konulan Karagöz Hacivat oyunu sayesinde biraz kafasını dağıtabilmesi, bulunmaz nimet oldu. Seçimler dolayısıyla, Başbakan ve diğer parti liderlerinin ortaya koydukları bu orta oyununu, kavuklu ve pişekarları şeklinde de niteleyebiliriz. Ama en etkileyici olanı ise, Karagöz ve Hacivat çekişmesidir. Tabi, burada kimin Karagöz, kimin Hacivat olduğuna, gösteriyi izleyen halk karar verecek. Aralarında geçen dialoglar, zamanın en ünlü meddahlarının bile ortaya koyamayacakları bir komiklik, bir budalalık içerisinde geçiyor olması, toplmumuzun mizah anlayışının yıllar içerisinde hiç değişmediğini gösteriyor. Çünkü aynı oyunları, yıllar içerisinde defalarca izlemiş olmalarına rağmen, hala büyük bir ilgiyle izliyor oluşları ve kimisi Karagözü desteklerken, kimisi de Hacivatı desteklemeye devam ediyor oluşları, bize, önümüzdeki yıllarda da bu oyunu daha çok izleyeceğimizi işaret ediyor. Demek ki, talabe göre arz oluşturuyorlar. Aynı TV yapımcılarının yaptıkları kalitesiz programlar için gelen eleştirilere oluşturdukları haklı gerekçelerinde olduğu gibi, 'Halkın istekleri doğrultusunda program yapıyoruz.' demelerine benziyor.
Bügun, toplumun ileri gelenleri, daha doğrusu aydın diye bilinen insanların, asla telafuz etmedikleri, eğitim sisteminin kalitesizliği üzerine bilinçsiz insanlardan oluşturulan toplumsal yapılandırmanın sonucunda bilgisiz ve ön görüsüz devlet adamlarının da bu toplumun içinden çıktığı görüşü, birileri tarafından telafuz edildiği zaman, devlet adamlarından önce aydınlarımız tepki veriyor. Niye? Çünkü ucu onlara da dokunuyor. Onlar da aynı Devlet adamları gibi gelişen olayları doğru dürüst değerlendiremedikleri için veya gebe olunan olayları önceden algılayabilme özelliklerinin olmadığından, toplumu bilgilendirecek, uyaracak bir yeteneğe sahip olamadıklarını kabul etmeleri mümkün değil. O zaman nasıl oluyor da, bu aydın kimliğini kazanıyorlar? Onlar da bu sergilenen gösterilerin içinde kendilerine düşen rolleri oynayarak figüran açığını kapatıyorlar. (Tabi ki, bunların içinde gerçekten bilgili ve entellektüel boyutu olan aydınlarımız da var ama, hem sayıca çok azllar, hem de seslerini yükselltikleri zaman tehdit edilip, darbeci olarak gösteriliyorlar.)
Bazı çevreler Başabakanın diplomasi dilini bilmediğini ve lümpen bir tarz içerisinde siyaset yaptığını söylüyor. Peki, bunu söyleyenler, başka ne bekliyorlardı? Her şeyi din kisvesi içinde sorgulamaya ve yorumlamaya alışmış, bununla beraber kendisine kabadayılık kültürünü düstur edinmiş ruh haliyle, diplomasinin kıvrak dil inceliklerini düz mantık düşünce yapısıyla ortaya koyabilmesinin mümkün olamayacağını görememek de bir eksikliktir. 6 sene önce onu alkışlarken ve kurtarıcı olarak görürken aklınız neredeydi? diye sorarlar....
Gelelim seçimler dolayısıyla yaşanan komediye....
Başbakan seçim meydanlarında Karagöz misali sürekli Deniz Baykal'ın ensesine patlatıp, komik dialoglar oluştururken, Baykal da ondan aşağı kalmayıp, Hacivat misali daha alimce cevaplar vermeye çalıştığı sırada, arada mahallenin kabadayısı edasıyla ortaya çıkan Devlet Bahçeli'yi görüyoruz.
Komik dialoglardan bazıları:
Erdoğan'ın bir buçuk saat süren miting konuşması özetle şöyle:
-Biz iş üretiyoruz.CHP ve MHP işe ne yazık ki, sadece laf.. Ben onların yaptığını size söyleyeyim. İstanbul'da CHP, çarşaflı bir hanımefendiyi kameraların önünde tartakladı. Ak partili bir provokatör diye yandaş medyaları duyurdu. Bunların kadın haklarından anladıkları, kadını haklamak. Sabah akşam çamur siyaseti yapıyorlar, yalanlarla yıpratmaya çalışıyorlar. Hizmet üretemedikleri için bunlar CHP ie MHP ruh ikizidir. (Bu konuşmayı yaptığı sırada, ananı da al git dediği çiftçiyi göz altına almışlardı.) Bir de "Ben Valimi yedirtmem muhabbeti" var.
Komediye bakar mısınız? İş üretiyoruz dediği; devlete ait arazileri, malları ya da kurumları ele geçirmek, yabancılar Türkiye'ye yatırım yapıyor diyerek, bütün kurumları ve şirketleri yabancılara teslim emek (son hizmetleri Atatürk Çiftliğini Arap'lara satıyorlar), borsanın %70'ini yabancılardan oluşturarak, ülke ekonomisini bağımlı kılmak, kadınları türbana yada çarşafa sokarak, onların bütün hak ve özgürlüklerini erkeklere teslim etmek, sosyal devlet adı altında kendilerine oy verme şartıyla yardım etmek, kendilerinden olmayan laik kesimden "Onlar" diye bahsederek toplum içinde kutuplaşmalara yol açmak, etnik kimlikler üzerinden siyaset yapıp, halkı birbirine düşman etmek, bütün dünyayı derinden etkileyen ekonomik krizi dikkate almayıp, bu konuda önlem alınacak tedbirleri ve politikaları oluşturamayıp, halkı kendi kaderlerine terk etmeleri vs. vs. gibi, laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuş partisiyle birlikte hizmetler vererek o kadar çok çalışıyorlar ki, sanırsınız, ülkede herkesin yaşam standartı kendilerininki gibi çok yüksek, üretim ve istihdam seviyesini en üst seviyeye çıkarmışlar, terörü bitirmişler de artık çocuklarımız şehit olmuyorlar, Kuzey Irak ve Kıbrıs konusunu çözebilecek politikalar üretmişler, madenlerimizi ve petrol yataklarımzı ipotekten kurtarmışlar, yabancılar tarafından ele geçirilen kaynaklarımızı geri almışlar, ülke içinde adaleti ve kalkınmayı sağlamayı başarmışlar da, diğer partilerin ve geçmiş hükümetlerin beceriksizliğinden bahsediyor. En komiği de, uzaydaki göktaşları misali, Global krizin ülkemizi teğet geçmesiydi. Dikkat ederseniz bu bahsettiğim ülke problemleri asla gündeme gelmiyor. Aslında bunları sorgulayıp, gündeme getirerek, halkı olan bitenler hakkında bilgilendirip, hükümetten hesap sormasını sağlamak, aydınlarımızın görevdir. Ama iş birlikçi aydınlarımız figüran rolü için çok iyi maaş aldıklarından, maaşlarını tehlikeye atacak hiç bir girişimde bulunmuyorlar.
Bir de Baykal'ın cevabına bakalım:
-"Tunceli Vali'sini "Baykal'a yedirtmem" diyor. Benim Vali yeme gibi bir alışkanlığım yok. İlla bir şey yemek gerekiyorsa, Kırşehir'in Hoşmerim tatlısını, Amasya'nın dünyaca ünlü elmasını yerim. YSK bile Tunceli ile ilgili olarak "Ayıp oluyor" diyor. Başbakan bu değerlendirmeye "Bizi ırgalamaz" diye karşılık veriyor. YSK bir karar daha aldı, savcıları göreve çağırdı. Şimdi bütün millet üzüntüyle adalet nerede diye üzüntüyle izliyor. Herkes attığı adıma dikkat etsin! Valiler dahil, kimse yanlış yapmasın! AKP ile gelen APS ile gider, Haberiniz olsun! Deniz Feneri davasıyla ilgili olarak yayın yasağı koyma kararı aldılar; 'Adalet iyi işlesin' diye. Sevsinlar seni sevsinler. Aklın başına yeni mi geldi? Daha Ergenekon iddianamesi ortada yokken, ifadeler çarşaf çarşaf yayınlanırken o adalet duygun neredeydi?
"Aman Karagözüm!" misali, Baykal, muhalefet etmenin dayanılmaz hafifliği içerisinde, yapılan bütün yanlışlıkları tek tek ortaya koyuyor. Uslüp ise, diplomasi dili bilmeyen Erdoğan'dan hiç farklı değil. Aynı zamanda padişahlık egosu itibariyle de Erdoğan'dan aşağı kalır yanı yok. Partisi içinde önüne engel olarak çıkabilecek herkesi silip süpürüyor, kimseye yol vermiyor. Yıllardır uyguladığı son derece başarısız politakalar sonucunda partinin bütün oylarını AKP'ye ve diğer partilere kaptırıyor, partinin mevcut ideolojisini zamanla etkisiz hale getirip, altı okun ne anlama geldiğini bilmeyen kişilerle laik düzenin müdafasını yapmaya kalkıyor. Artık insanlar Deniz Baykal'a kızıp, CHP'ye oy vermiyor. Seçim meydanlarında muhalefet görevini yaparken, halka, göreve gelirlerse nasıl bir hizmet verecekler, mevcut eksiklikleri ya da yanlışları hangi projelerle ortadan kaldıracaklarına dair tek kelam etmiyor. Niye? Çünkü bunu kendi de bilmiyor. Şu an da tek hedef iktidarı ele geçirmek. Hele bir gelsinler, sonra bakacaklar.
"Heyyytt!! Çekilin yoldan!" Evet. Mahallenin kabadayısı Devlet Bahçeli de göründü.
Bakalım o ne diyor:
-Ortada fol yok yumurta yokken, 36 etnik unsurdan söz ediyorsun. Niye etnik unsurları kaşıyorsun? Niye bin yıllık kardeşliği bozmaya çalışıyorsun? Kendilerine oy verenleri dost, vermeyenleri düşman ilan ediyorlar. Kendileriyle birlikte olmayanları 'nasıl sindiririz?' diye düşünüyorlar, 'nasıl vergi cezası veririz?', 'memuru nasıl süreriz' mantığındalar. İşsizliğin, ahlaksızlığın bu kadar yaygınlaştığı, yoksulluğun, yolsuzluğun bu kadar derinleştiği bir ortamda, bir de ekonomik kriz omuzlara çökerse bu memlekette ne birlik kalır, ne Misak-ı Milli kalır, ne de toprak bütünlüğü kalır, ne de sosyal doku kalır. o zaman Türkiye'deki toplumsal patlamada ilk defa en büyük zararı Başbakan Erdoğan görür.
Bizim kabadayı Bahçeli, sözüm ona Erdoğan'a aba altından sopa gösteriyor. Şu Bahçeli de çok komik adam. Sanki yıllardır milliyetçilik adı altında Kafatasçılık yapan kendileri değilmiş gibi, bin yıllk kardeşlikten bahsediyor. Kurdukları ülkü ocaklarında yer altı mafyalarıyla birlikte iş birliği yapıp, emperyalistlere hizmet eden kendileri değil miydi? Dine sahip çıktıklarını zannedip, meshep ayırımcılığı ile etnik kimlik problemlerini her zaman gündeme taşımakla kalmadılar, sürekli aba altından sopa göstererek toplumun güvenliğini sağlayan polis edasıyla yürüttükleri siyaseti hala devam ettiriyorlar. Kurtlar Vadisi'nın baş kahramanları olarak ülkeye inanılmaz hizmetler veriyorlar.Ülkede ne kadar kimlik bunalımı yaşayan gencimiz varsa, ülkücü olup, eline silahı alıp, Polat Alemdar misali meydanlara çıkıp, vatana millete hizmet veriyorlar. Toplum içinde kardeşlik duygusunu pekiştiriyorlar.
Bir de, bunların arasında beni çok güldüren bir başka karakterse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nın kendisine verdiği Türk kimliğini kabul etmeyip de, soyadı Türk olan Beberuhi havasında mecliste dolaşan bu arkadaşa, Türk kimliğini kabul etmek bu kadar ağır geliyorsa, o zaman Türk soyadını nasıl taşıyorsun? diye sormak istiyorum. Böyle komiklik olur mu? Aziz Nesin'i buradan rahmetle anıyorum. Bu kadar komik olaylar, ancak onun hikayelerinde olurdu. PKK terör örgütünün siyasi uzantısı olan partisinin başkanı olan bu zat-ı muhteremin derdi çok büyük.
Efendim! Onlar kimlik siyaseti yapmıyorlamış; sadece, Anayasa'nın ilk 3 maddesinin değişmesini, Türk ve Kürt'lerin ortak kurucu olarak anılmalarını, Yerel yönetimlere daha fazla yetki tanınmasını, Güneydoğu'da federatif bir yapının kurgulanmasını ve Self Determinasyon yani, ayrılıp, kendileri bir devlet kurmak istiyorlar. Kendileri için bir şey istiyorlasa.... Bu talepler karşısında insanın kahkahalarla gülesi geliyor. Sevr Antlaşması sayesinde yabancılar kendilerine bu hakkı onlara tanımış olmasına rağmen bunu hayata geçiremeyişlerinin sebebi, gerçekte Kürt halkının ayrılmak istemeyişi ve devlet kurmak için gerekli eğitimli kadrolarının olamayışıdır. Hala sevr-i hayata geçirmek isteyenlere hizmet ederek, terör örgütüyle hiç bir ilgisi olmayan, onca masum Kürt insanını zan altına sokarak, çirkin oyunlarına alet etmek istiyorlar.
"Antlaşmaya göre, Kürt Ahalısı, Milletler Cemiyetine başvurarak, Kürt'lerin büyük çoğunluğunun Türkiye'den bağımsız olmak istediğini kanıtlar ve cemiyet bu durumu onaylarsa, Türkiye bu bölgedeki haklarından vazgeçecekti. Doğudaki aşiretler, bağlı bulundukları devletten ayrılmak istemedikleri için, böyle bir girişim olamadı."
(Kaynak: Milletlerarası önemli meseleler,Dr. Reşat Sagay, İş Bankası kültür yayınları)
İşte, seçim meydanlarımızdaki bu konuşmaları dinleyen seçmenimiz büyük bir aydınlanma yaşıyor ve bu dialoglara bakıp oy verecek. Aralarında geçen dialogları dinlediğiniz zaman, kişilerin sahip oldukları kültür yapıları bir kenara, hitap ettikleri toplumun hepsinin de aynı zeka seviyesinde olduğu düşünülerek, ortaya konulan bu performansın bütün kitleler üzerinde aynı etkiyi yapması beklenerek, gittikleri her yerde aynı uslubu kullanıyorlar. Bu da şunu gösteriyor: Bunlar sadece kendi çevrelerine hitap etmeye programlanmışlar. Kafalarında oluşturdukları prototip insan modellerine çalışmışlar. Bunlar da çoğunluğu eğitimsiz insan kitleleri... Ama görülen o ki, artık o eğitimsiz insan kitleleri de uyanmaya ve içine düşürüldükleri durumu artık daha net görmeye başladı. Yaşanılan ekonomik krizin, insanları isyan ettirecek boyuta getirdiğini maalesef ki, kimse görmek istemiyor. Seçim propagandası olarak Başbakan'ın açıkladığı ekonomik paket ise, tam evlere şenlik göz boyamaktan öteye gitmeyen ve bu paketle oy kapmanın fırsatçılığı ile seçmenin gözünde kendisini kahraman olarak gören bir Başbakan... Ve iktidara gelirlerse ne yapacaklarını bilmeyen parti liderleri...
Bu perde kimin zaferiyle kapanacak, son sözü kim söyleyecek, seçimlerden sonra göreceğiz.
1 Mart 2009 Pazar
KENTLERDE VAROŞ KÜLTÜRÜNÜN HAKİMİYETİ
İslam’ın köylerden (göçle) çıkarak şehirlerde kültürel ve politik hayatta görünür hale gelmesi için, toplumsal yapılaşma ve kalkınma süreci içinde Allah ile aldatılamayan kent toplumunun, 1950’lerden beri demokratikleşme adı altında ve buna paralel olarak asimile edilebilmesi açısından çok önemliydi. Ülkenin kırsal bölgelerine özellikle iktisadi yatırımların yapılmaması ve her türlü kalkınmanın (petrol yataklarının ve madenlerin) önünün kapatılması, uluslar arası platformda yapılan anlaşmalar sonucu tarımı ve hayvancılığı ortadan kaldırmaları ki, 1970’lerde ülkenin tarım üretimi %70 oranlarındayken, bugün ise üretimimiz %10 civarındadır. Bununla beraber bilinçli olarak terörün rahatça hareket edebileceği ortamların oluşturulması, halkı bulundukları ortamlardan büyük şehirlere göç etmeye zorlamıştır. Bunun sebebi, Marshall Planı sayesinde ABD güdümünde oluşturulan politikalar ile sağ merkez partilerin kırsaldan çıkıp, daha çok Kemalist eğilimli şehir kültürünün hakim olduğu siyasi odakları yani, merkezi ele geçirebilmek için, şehirlerdeki kentli nüfusun karşısına, kırsaldan göç ettirilen nüfusu çıkarıp, iktidarı ele geçirebilmekti. Bunları iç grup olarak nitelendirebiliriz. Bir de Sevr’den vazgeçmeyen dış grupları da göz önünde bulundurursak, bu oluşuma büyük katkıları olduğunu görürüz. (Bu konuyu Ergenekon paradigması adı altında yazacağım) .
Göçle birlikte başlayan toplumsal değişim, hükümetlerin öncelikle oy kaygısıyla devlete ait yerleri göç edenlere oy karşılığı vermeleri ile yerleşik düzen kurgusunu oluşturup, hemşeri olgusuyla hem devlet kadrolarında hem de ekonomik hayatın içinde yer almalarını sağlamışlardır. Bununla beraber şehirlerdeki yerliler ve sonradan gelenler arasında ciddi kültürel farklılıkların sonucunda ortaya çıkan çatışmalar iki toplum arasına mesafeler koymuş ve göç edenlerin üzerinde eziklik duygusunu hakim kılmıştır. Problem şuydu; kendi coğrafyasında sahip olduğu kapalı toplum kültürünü beraberinde getirmiş ama şehir ortamında onu yaşayacak ortamı bulamaması ve şehir kültürüne de ayak uyduramaması yerli halk tarafından dışlanmalarına sebep olmuştur. Göç edenlerin, köylerinden uzakta gurbet psikolojisi içinde, bulundukları şehirleri kendi toprağı ve vatanı gibi göremeyişleri, geldikleri yerleri sadece para kazanılacak geçici yerler olarak algılamalarının sonucunda bulundukları ortama ayak uydurma çabasını hissetmeyişleri ve şehir kültürünü kendi örf ve ahlakına aykırı buldukları için, ilk önceleri bu dışlanmışlık duygusunu fazla dikkate almadılar ve onlar da şehir insanını dışladılar. Çünkü her gelende, para kazanıp köyüne dönme düşüncesi vardı. Ancak, uzun vadede yerleşik düzene geçip, kendilerinden sonraki nesillerin, şehirlerdeki gelişmeleri esnasında evdeki anlayış ve kültür yapısının dışarıdaki sosyal hayatla bağdaşmamasının sıkıntılarını yaşamaya başlaması, bu dışlanmışlık duygusunu aşabilmek için, kendilerini kabul ettirebilme çabaları bu günlere kadar devam etmiştir. Bu yüzdendir ki, bugün artık herkes Istanbul’lu, Ankara’lı veya İzmir’lidir. Tabi bu dışlanmışlık duygusuyla beraber ortaya çıkan kişisel hırslar sonucu ele geçirme ve iktidar olma kaygısıyla var olabilme savaşı, toplumsal paradigmalarını köylerinde bırakıp, şehirlerde kendilerine dayattırılan kapitalist mantığın getirisi olan kişisel paradigmalarına sıkı sıkı sarılarak, kendisini toplumun dışında sayıp, toplum çıkarlarını rahatlıkla göz ardı ederek bir savaşın içine girmişlerdir. (Tamamı böyle olmasa da büyük bir çoğunluk, şehirlerde böyle bir psikoloji içindedir ve yurtdışında yaşayanlarda da aynı problem mevcuttur) .
Göç eden nüfusun şehirlerde çoğalmasıyla geçen zaman içinde hem ekonomik anlamda hem de politik hayatta varlığını göstermesi uzun sürmedi. İmar izni olmayan bir evde yaşayan bir kişinin, bu ülkeye Başbakan olması, varoş hakimiyetinin en canlı örneğidir. Kendi içlerinden çıkarabilecekleri bir Başbakan, 50 yıldır verilen bir mücadelenin en büyük zaferiydi. Bu yüzdendir, AKP hükümetinin halk diye algıladığı ve hizmet ettiği kesim, sadece varoşlardır. Tabi ki, bunun sorumlusu, bu durumda yaşamaya mahkum edilmiş insanlar değildir. Bütün bu olayların sorumluları başından beri, bu ülkenin yönetim biçimini yani, laik rejimi benimsemeyip, ülkeyi ele geçirme hayalleri ile dış gruplarla birleşip, bu günlere gelinmesi için bunun alt yapısını hazırlayanlardır. Ülkenin mevcut ideolojisi içinde kendine yer bulamayan bu kesim, toplumsal paradigmalarını tek hedef üzerinde oluşturmaya başlayınca, dış gruplarla ortak paydada buluşmaları açısından çok geçerli sebepleri oldu. Özellikle 1980 sonrasında başa gelen hükümetler, ABD güdümünde gerçekleştirdiği politikalar sayesinde eğitim sisteminde büyük değişikliklere gidilmiştir. Toplumun düşünen ve sorgulayan bir yapıya sahip olmaması için, devlet okullarında eğitim kalitesi nerdeyse sıfıra indirgenmiş, sınıfta kalma kaldırılmış ve kültüre önem vermeyen ülke haline getirilmiştir. Bunun karşılığında, özel okulları destekleyip, misyoner yetiştirme konusuna ağırlık verilmiştir. Daha önceleri toplumun çok önem verdiği eğitim gözden düşürülünce ki, bu hiç zor olmamıştır ülkenin işsizlik sorununa bir çözüm getirilmediği için ve kayırmacılık (Torpil) mantığının hakim olması sebebiyle, insanların gözünde artık eğitimin bir çıkış yolu olmadığını rahatlıkla benimsettiler. Bunun akabinde ortaya çıkan ve topluma benimsettirilen paradigma, “Kısa yoldan zengin olma” dır. Son 30 yıldır kişisel paradigmalarını bu minvalde oluşturmaya başladılar ve zaman içinde bu kişisel paradigmalar, kendi içlerinde toplumsal paradigmalara dönüşmüştür. Ancak, kişisel paradigmalar, toplumsal paradigmalarla ne kadar örtüşüyor sorusuna gelince; ülkenin ideolojisi içinde kendine yer bulamayan kesim bu paradigmaları benimseyip, uygulamaya sokarken, baştan beri ülkenin Kemalist ideolojisini benimseyen ve o çizgide yaşamını sürdüren kesimler tarafından bu paradigmalar ve diğer kesim dışlanmaktadır.
“Başarıya giden her yol mübahtır.” Zihniyetinin toplum üzerinde etkili olabilmesi ve başarmak için her türlü ahlaki değerlerin terk edilmesi için, insanların açlık ve sefalet içinde bırakılması, daha sonra da siyasetçilerin iktidar olabilmeleri için bu insanların yoksulluğundan faydalanması, topluma kötü örnek olabilecek en büyük ahlaksızlıktır. İnsanları bir arada tutan ortak değerleri ortadan kaldırdığınız zaman, artık, o ülkenin menfaatlerini kendi menfaatlerinin üstünde görüp, ülkeyi koruyup kollayacak insanlar yetiştiremezsiniz. Yıllardır sistemli bir şekilde oluşturulan bu politikalar, Türk milletinin gücünü ve iradesini ortadan kaldırmak için ülkenin bütün gelir kaynaklarını ele geçirip, sahip olduğu medeniyetini yok ederek, kurtuluş savaşında yapamadıklarını, ülkenin ideolojisine ters düşen insanları satın alarak yapmaya çalışıyorlar.
Toplumları kalıcı kılan ve geleceğe taşıyan en önemli parametrelerden birisi güçlü bir medeniyete sahip olmaktır. Kültürel eğitimden uzak kalmış veya ırksal ve yöresel kültürlerini yitirmiş toplumlar, kendilerinden sonrakilere bırakabilecekleri kültürel miraslarını yitirirler ve tarih sayfasından silinirler. Bunun için bu oyuna gelmemeliyiz.
İslam’ın köylerden (göçle) çıkarak şehirlerde kültürel ve politik hayatta görünür hale gelmesi için, toplumsal yapılaşma ve kalkınma süreci içinde Allah ile aldatılamayan kent toplumunun, 1950’lerden beri demokratikleşme adı altında ve buna paralel olarak asimile edilebilmesi açısından çok önemliydi. Ülkenin kırsal bölgelerine özellikle iktisadi yatırımların yapılmaması ve her türlü kalkınmanın (petrol yataklarının ve madenlerin) önünün kapatılması, uluslar arası platformda yapılan anlaşmalar sonucu tarımı ve hayvancılığı ortadan kaldırmaları ki, 1970’lerde ülkenin tarım üretimi %70 oranlarındayken, bugün ise üretimimiz %10 civarındadır. Bununla beraber bilinçli olarak terörün rahatça hareket edebileceği ortamların oluşturulması, halkı bulundukları ortamlardan büyük şehirlere göç etmeye zorlamıştır. Bunun sebebi, Marshall Planı sayesinde ABD güdümünde oluşturulan politikalar ile sağ merkez partilerin kırsaldan çıkıp, daha çok Kemalist eğilimli şehir kültürünün hakim olduğu siyasi odakları yani, merkezi ele geçirebilmek için, şehirlerdeki kentli nüfusun karşısına, kırsaldan göç ettirilen nüfusu çıkarıp, iktidarı ele geçirebilmekti. Bunları iç grup olarak nitelendirebiliriz. Bir de Sevr’den vazgeçmeyen dış grupları da göz önünde bulundurursak, bu oluşuma büyük katkıları olduğunu görürüz. (Bu konuyu Ergenekon paradigması adı altında yazacağım) .
Göçle birlikte başlayan toplumsal değişim, hükümetlerin öncelikle oy kaygısıyla devlete ait yerleri göç edenlere oy karşılığı vermeleri ile yerleşik düzen kurgusunu oluşturup, hemşeri olgusuyla hem devlet kadrolarında hem de ekonomik hayatın içinde yer almalarını sağlamışlardır. Bununla beraber şehirlerdeki yerliler ve sonradan gelenler arasında ciddi kültürel farklılıkların sonucunda ortaya çıkan çatışmalar iki toplum arasına mesafeler koymuş ve göç edenlerin üzerinde eziklik duygusunu hakim kılmıştır. Problem şuydu; kendi coğrafyasında sahip olduğu kapalı toplum kültürünü beraberinde getirmiş ama şehir ortamında onu yaşayacak ortamı bulamaması ve şehir kültürüne de ayak uyduramaması yerli halk tarafından dışlanmalarına sebep olmuştur. Göç edenlerin, köylerinden uzakta gurbet psikolojisi içinde, bulundukları şehirleri kendi toprağı ve vatanı gibi göremeyişleri, geldikleri yerleri sadece para kazanılacak geçici yerler olarak algılamalarının sonucunda bulundukları ortama ayak uydurma çabasını hissetmeyişleri ve şehir kültürünü kendi örf ve ahlakına aykırı buldukları için, ilk önceleri bu dışlanmışlık duygusunu fazla dikkate almadılar ve onlar da şehir insanını dışladılar. Çünkü her gelende, para kazanıp köyüne dönme düşüncesi vardı. Ancak, uzun vadede yerleşik düzene geçip, kendilerinden sonraki nesillerin, şehirlerdeki gelişmeleri esnasında evdeki anlayış ve kültür yapısının dışarıdaki sosyal hayatla bağdaşmamasının sıkıntılarını yaşamaya başlaması, bu dışlanmışlık duygusunu aşabilmek için, kendilerini kabul ettirebilme çabaları bu günlere kadar devam etmiştir. Bu yüzdendir ki, bugün artık herkes Istanbul’lu, Ankara’lı veya İzmir’lidir. Tabi bu dışlanmışlık duygusuyla beraber ortaya çıkan kişisel hırslar sonucu ele geçirme ve iktidar olma kaygısıyla var olabilme savaşı, toplumsal paradigmalarını köylerinde bırakıp, şehirlerde kendilerine dayattırılan kapitalist mantığın getirisi olan kişisel paradigmalarına sıkı sıkı sarılarak, kendisini toplumun dışında sayıp, toplum çıkarlarını rahatlıkla göz ardı ederek bir savaşın içine girmişlerdir. (Tamamı böyle olmasa da büyük bir çoğunluk, şehirlerde böyle bir psikoloji içindedir ve yurtdışında yaşayanlarda da aynı problem mevcuttur) .
Göç eden nüfusun şehirlerde çoğalmasıyla geçen zaman içinde hem ekonomik anlamda hem de politik hayatta varlığını göstermesi uzun sürmedi. İmar izni olmayan bir evde yaşayan bir kişinin, bu ülkeye Başbakan olması, varoş hakimiyetinin en canlı örneğidir. Kendi içlerinden çıkarabilecekleri bir Başbakan, 50 yıldır verilen bir mücadelenin en büyük zaferiydi. Bu yüzdendir, AKP hükümetinin halk diye algıladığı ve hizmet ettiği kesim, sadece varoşlardır. Tabi ki, bunun sorumlusu, bu durumda yaşamaya mahkum edilmiş insanlar değildir. Bütün bu olayların sorumluları başından beri, bu ülkenin yönetim biçimini yani, laik rejimi benimsemeyip, ülkeyi ele geçirme hayalleri ile dış gruplarla birleşip, bu günlere gelinmesi için bunun alt yapısını hazırlayanlardır. Ülkenin mevcut ideolojisi içinde kendine yer bulamayan bu kesim, toplumsal paradigmalarını tek hedef üzerinde oluşturmaya başlayınca, dış gruplarla ortak paydada buluşmaları açısından çok geçerli sebepleri oldu. Özellikle 1980 sonrasında başa gelen hükümetler, ABD güdümünde gerçekleştirdiği politikalar sayesinde eğitim sisteminde büyük değişikliklere gidilmiştir. Toplumun düşünen ve sorgulayan bir yapıya sahip olmaması için, devlet okullarında eğitim kalitesi nerdeyse sıfıra indirgenmiş, sınıfta kalma kaldırılmış ve kültüre önem vermeyen ülke haline getirilmiştir. Bunun karşılığında, özel okulları destekleyip, misyoner yetiştirme konusuna ağırlık verilmiştir. Daha önceleri toplumun çok önem verdiği eğitim gözden düşürülünce ki, bu hiç zor olmamıştır ülkenin işsizlik sorununa bir çözüm getirilmediği için ve kayırmacılık (Torpil) mantığının hakim olması sebebiyle, insanların gözünde artık eğitimin bir çıkış yolu olmadığını rahatlıkla benimsettiler. Bunun akabinde ortaya çıkan ve topluma benimsettirilen paradigma, “Kısa yoldan zengin olma” dır. Son 30 yıldır kişisel paradigmalarını bu minvalde oluşturmaya başladılar ve zaman içinde bu kişisel paradigmalar, kendi içlerinde toplumsal paradigmalara dönüşmüştür. Ancak, kişisel paradigmalar, toplumsal paradigmalarla ne kadar örtüşüyor sorusuna gelince; ülkenin ideolojisi içinde kendine yer bulamayan kesim bu paradigmaları benimseyip, uygulamaya sokarken, baştan beri ülkenin Kemalist ideolojisini benimseyen ve o çizgide yaşamını sürdüren kesimler tarafından bu paradigmalar ve diğer kesim dışlanmaktadır.
“Başarıya giden her yol mübahtır.” Zihniyetinin toplum üzerinde etkili olabilmesi ve başarmak için her türlü ahlaki değerlerin terk edilmesi için, insanların açlık ve sefalet içinde bırakılması, daha sonra da siyasetçilerin iktidar olabilmeleri için bu insanların yoksulluğundan faydalanması, topluma kötü örnek olabilecek en büyük ahlaksızlıktır. İnsanları bir arada tutan ortak değerleri ortadan kaldırdığınız zaman, artık, o ülkenin menfaatlerini kendi menfaatlerinin üstünde görüp, ülkeyi koruyup kollayacak insanlar yetiştiremezsiniz. Yıllardır sistemli bir şekilde oluşturulan bu politikalar, Türk milletinin gücünü ve iradesini ortadan kaldırmak için ülkenin bütün gelir kaynaklarını ele geçirip, sahip olduğu medeniyetini yok ederek, kurtuluş savaşında yapamadıklarını, ülkenin ideolojisine ters düşen insanları satın alarak yapmaya çalışıyorlar.
Toplumları kalıcı kılan ve geleceğe taşıyan en önemli parametrelerden birisi güçlü bir medeniyete sahip olmaktır. Kültürel eğitimden uzak kalmış veya ırksal ve yöresel kültürlerini yitirmiş toplumlar, kendilerinden sonrakilere bırakabilecekleri kültürel miraslarını yitirirler ve tarih sayfasından silinirler. Bunun için bu oyuna gelmemeliyiz.
24 Şubat 2009 Salı
EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI YAŞADIKLARIMIZA AYNA TUTYOR.
EKONOMİK TETİKÇİ JOHN PERKİNS’IN İTİRAFLARI YAŞADIKLARIMIZA AYNA TUTUYOR
“Bir ulusu yok etmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır; birisi kılıçla, diğeri borçladır”
JOHN ADAMS- (1735-1846)
Chas. T. Main Şirketi eski şef ekonomisti, JOHN PERKİNS
“Bir ekonomik tetikçinin itirafları” kitabının yazarı:
Biz, ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve çok farklı bir şekilde çalışırız. Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize en uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz. Petrol gibi.. Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız; fakat gerçekte asla o para, o ülkeye girmez. Ülke yerine, o ülkede projeler yapan şirketlerimize gider. Bizim şirketlere ilaveten o ülkedeki enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, birkaç zengin insanın kar sağlayacağı şeyler.. Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun altına sokulur. Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu planın parçasıdır; geri ödeyemezler. Ardından biz ekonomik tetikçiler gider onlara deriz ki; “Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü, petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın. Ülkenizde askeri üst kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin (Irak gibi..) yada bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin.” Elektrik şirketlerini özelleştiririz, sularını ve kanalizasyon sistemlerinizi özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız. Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve Dünya Bankası bu şekilde çalışır. Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki, ödenemez. Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler. Koşullara bağlı ve iyi yönetim talep edersiniz. Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar. Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, eğitim sistemleri de dahildir. Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız. Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbedir!
Şirketokrasinin izlediği politikalar nedeniyle dünyada her gün ortalama 24000 insan açlıktan ölmekte, çoğu çocuk olan başka on binlerce kişi kurtulmaları sadece maddi nedenlerle mümkün olmadığı için çeşitli hastalıklara teslim olmakta. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası günde 2 dolardan az gelirle hayata tutunmaya çalışırlar.
EKONOMİK TETİKÇİ KİMDİR?
Ekonomik Tetikçi: Net Görüntü İçinde Saklanmak
Küresel imparatorluğun çıkarlarına hizmet edenler bir çok farklı rol oynayabilir. John Perkins’in ortaya koyuşuyla, ekipteki her kişi bir ünvana sahiptir. Mali analizci,sosyolog ekonomist,vs… Ancak bu ünvanların hiç biri kişinin kendi tarzınca bir ekonomik tetikçi olduğunu ortaya vurmaz. Bir Londra bankası tüm personelini saygın üniversitelerden diplomaları olan insanın ancak Kent’de ya da Wall Street’de görmeyi umacağı marka giysiler kuşanmış insanların oluşturduğu bir offshore şube açar. Ancak bu kişilerin gündelik işi zimmete geçirilmiş fonları gizlemek, uyuşturucu satışlarından gelen paraları aklamak ve çok uluslu şirketlere vergi kaçırmakta yardım etmektir. Bunlar ekonomik tetikçidir. Bir IMF ekibi çok gereksinilen (ve karşılığı eğitim bütçelerinde kesinti yapmak, ekonomilerini Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ihracatçıların tapon mallarının akışına açmak olan) ilave borç paketleri silahlanmış halde bir Afrika başkentine gider. Bunlar da ekonomik tetikçidir. Bir danışmanlık firması Bağdat’ın Birleşik Devletler ordusunun koruması altındaki Yeşil Bölgesinde iş yeri kurar, Irak petrol rezervlerinin yağmalanmasına zemin hazırlayacak yeni yasaların çıkartılmasını sağlar. Bunu yapanlar da ekonomik tetikçidir. Ekonomik tetikçi yöntemleri yasal (hatta devlet ve yetkili kurumlara dayatılan) yöntemlerden eksiksiz bir yasa kataloğundaki başlıkların hepsini ihlal eden gri bölgelere uzanır. Bunlardan yararlananlar hesap sorulamayacak, kınanamayacak kadar güçlü insanlar, birinci dünya çevreleri içine yuvalanmış elitlerle onların üçünü dünyadaki müşterileri, dünyayı istediği doğrultuda düzenleyerek çalışanlardır.
DENETİM AĞI
Üçüncü Dünya borçlarının yıllık ödemeleri 375 milyar dolar gerektirir ki, bu rakam aynı ülkelerin aldığı dış yardımın yirmi katıdır. Nüfusunun yarısı günde 2 dolardan az parayla geçinen Güney Kürenin varlıklı Kuzeyin desteğiyle ayakta kaldığı bu sisteme,”Marshall Planı Tepmesi” denir. Başarısız olmuş bir sistem nasıl olur da varlığını koruyabilir? Anapara az gelişmiş ülkelere borç ve başka finans şekilleri halinde akıyor ama (John Perkins’in vurguladığı gibi) bunun bir bedeli var; Borcun sağladığı boğucu hakimiyet Birinci Dünya hükümetlerine, kurumlarına ve ticari kuruluşlarına Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomileri üstünde kontrol sağlıyor. Üçüncü Dünya ülkelerini alın ve kurtulmaları son derece güç, git gide daha kapsamlı ve karmaşık bir hal alan son derece yaygın mali, askeri ve siyasi bir denetime sahip olan bir ağa yerleştirin.
Küresel Kuzeyin Denetim AĞI:
G8 Ülkeleri – Çok Uluslu Şirketler – Dünya Bankası – IMF
Az Gelişmiş Ülkelere Akan Fonlar:
*Şişirilmiş projeler için verilmiş borçlar
*Yapısal düzenleme borçları
*Gelişim kredileri
*Silah yardımları
* İhracat kredilendirme kurumları aracılığıyla sağlanan fonlar
*Offshore operasyonları
Yardım, Kredi ve Yatırım Sağlama Koşulları:
*Kaynak geliştirme imtiyazları
*Paylaşım sözleşmelerinde tek yanlı yararlılık
*Yerel elitlerle ortaklık
*Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
*Gümrük tarifelerinin tek yanlı indirimi
*Gereksiz savunma ve güvenlik gücü oluşturulması
*Özel şirket projelerinin gerçekleştirilmesi için kamu yatırımı
*IMF bütçe denetimleri
Paranın Birinci Dünyaya Geri Akış Yolları:
*Kontratlar, borç ödemeleri ve şişirilmiş projelerden alınan bedeller
*Hileli ihaleler
*Anapara kaçışı
*Offshore hesaplarına yatırılan paraların komisyonları
*Manipüle edilen emtia piyasaları
*Zimmete geçirilip, offshore hesaplarına aktarılan paralar
*Silah satışı anlaşmaları
*Tahsisli hizmet ve tedarikçiler
*Vergi kaçırma, para aklama
*Para transferlerinde bedel kaçakları
Uygulama:
*Hileli seçimler
*Rüşvetler
*Askeriyeye ve güvenlik güçlerine sızmalar
*Yerel para biriminin ve faiz oranlarının manipüle edilmesi
*İşbirliğine yanaşmayan liderlerin öldürülmesi
*Yerel milislerin ve güvenlik güçlerinin kullanılması
*Askeri müdahale
Nasıl? Bütün bu anlatılanlar size de tanıdık geliyor mu?
YAPILAN BU İTİRAFLAR ÜZERİNE TÜRK MİLLETİ OLARAK GÖRMEMİZ GEREKEN GERÇEKLER
1917 yılında Bolşeviklerin isyanı ile tercihini Sosyalist rejimden yana kullanan Rusya bu paylaşım savaşı sonrasında sınırlarını Orta Avrupa’ya kadar genişletmiş, hatta Almanya’nın iç kısımlarına kadar geldiği için, Berlin kenti bir duvarla ikiye bölünmüştü. Aslında bölünen yalnızca Almanya değildi; siyasi ve sosyal anlamda Avrupa bölünmüştü.
Sermayenin önünde iki seçenek vardı. Ya anti-demokratik, emperyalist ve tümüyle sömürüye dayalı sistemine devam edecek ve muhtemelen bütün Avrupa’nın Sosyalizme geçmesine seyirci kalacak ya da Avrupa’ da tüm dünyanın imreneceği, göreceli de olsa demokratik, eşit ve paylaşımcı bir sosyal devlet anlayışını inşa edeceklerdi. İkinci yolu seçtikleri takdirde hasımlarına kapitalist sistemin adil, eşitlikçi ve demokratik olduğunu göstererek Sosyalist Blok halklarının aklını çelmekle kalmayacak, bir yandan da Avrupa halklarının gözünün sosyalist sistemde kalmamasını sağlamış olacaklardı. Üstelik bu Sosyal Devletlerin nimetlerinden yine en fazla yararlanacak olan kapitalist sistem olacaktı. Sanayiye yapılan alt yapı yatırımları ( ulaşım, enerji, bankacılık,iletişim vs.) muazzam harcamalar gerektiriyordu ve bu harcamaları halkın sırtından (Vergilerle) Devlete yaptırmak ve daha sonra özelleştirme adı altında el koymak çok daha karlı olacaktı. Bütün bunlar oluşturulurken toplumun eğilimlerini bu minvalde oluşturmaları gerekiyordu. Çok iyi de becerdiler.
Yukarıda verdiğim denetim ağı maddelerini inceleyecek olursak, 1950’lerden beri her bir maddenin adım adım üzerimizde uygulandığını görürüz. O günden bugüne kadar olan süreçte, ülkemizde yapılan bu uygulamaları madde madde yazmaya kalkarsak, ciltler halinde kitap olur.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Marshall Planını uygulamak, Avrupa’nın ortak mirasını koruyup geliştirmek ve üye olan ülkelerin yaşam standartlarını aynı düzlemde kurgulayabilmek için kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütüne (OEEC,1949), o mirasın sahiplerinden sayılarak, kuruluşundan hemen sonra çağırılan üç ülkeden biriydik. Teklifi kabul ederek, hiç ihtiyacımız olmadığı halde Marshall yardımını alarak üye olduk. O dönemde, coğrafi durumunuz müsait değil diyerek, Türkiye’yi NATO’ya almak istemeyenler, OEEC’ye ortak mirasçı vasfıyla bizi örgüte dahil ettiler. Daha sonra ne oldu da bu fikirden vazgeçtiler? Bunun cevabını John Perkins veriyor. Bizim ekonomik kaynaklarımızı ele geçirip, toprak bütünlüğümüzü yok edip, bizi devlet olarak ortadan kaldırıp, dünya üzerinde hakimiyeti kurgulamak ve Ortadoğu’yu ele geçirmek için bizi Avrupa Birliği yerine Büyük Ortadoğu Projesine dahil ettiler.
Büyük Ortadoğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını ve bunu sanki, toplumların kaderiymiş gibi algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP’nin alt yapısının hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fethullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, önümüze konulmasının, yukarıda yapılan itiraflar sebebiyle, gelişi güzel bir tesadüf olmadığını bize ispatlıyor. İlginç olan ise, bu zamana kadar gelen Başbakanlar arasında, R.T. Erdoğan’ın bu projeye eş başkan seçilmesidir. Bundan önceki Başbakanlara niye teklif edilmemişti? Ya da edilmişti de bizim mi haberimiz olmamıştı? Sebebi, yıllardır adım adım alt yapısı oluşturulan bu projenin son ayağına gelinmiştir. Yakın bir gelecekte ortaya çıkacak yeniden paylaşım savaşında, bölgeyi Ruslara kaptırmamak için Türkiye’yi kendi kontrolünde tutup, bölgede hakimiyeti sağlamak açısından, kendi sözünden çıkmayacak hükümeti destekleyerek, bölgede İsrail devletini güçlü kılmaktır.
Marshall Planının kabulünden sonra 28 Mart 1949 tarihi bize neyi hatırlatıyor? İsrail Devletini tanıyan ilk Müslüman ülke olduğumuzu… Bu da şunu gösteriyor; artık o tarihten bu güne kadar olan oluşturulan iç ve dış politikalarımız ABD’yi ve Avrupa’yı güdümünde tutan Siyonistler tarafından oluşturulduğudur. Yıllarca halkı, Avrupa Birliğine üye olacağız vaatleriyle kandırarak oy toplayanlar, muhtemelen bu düşünceye kendilerini de inandırmış olacaklar ki, bu sebeple de 1950’lerden beri ülke çıkarlarına ters düşecek ne kadar talep olduysa, bu hayaller doğrultusunda hepsini yerine getirmişlerdir. Bugün, ABD ve Avrupa tarafından üzerimizde oluşturulan bu denetim ağını ortadan kaldırılması için, kendi ülkemizi bir şekilde yeniden ele geçirip, köklü reformlarla devletin yapısını ve işleyişini yeniden kurgulamak gerekmektedir. Bunun için de millet olarak bir an önce uyanıp, milli mücadeleyi yeniden başlatıp, önce ülke işgalden kurtarılmalıdır.
Diyeceksiniz ki, bütün bunları anlamamız için bu itiraflara ihtiyacımız mı var? Tabi ki yok. Ancak morfin verilmiş gibi uyutulan bu insanlara gerçekleri anlatabilmek için ve olan biteni çok iyi anlayan insanların söylediklerinin, birer komplo teorisinden ibaret olmadığını ispat edilmesi açısından ve kamuoyunun bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi bakımından son derece önemlidir.
“Bir ulusu yok etmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır; birisi kılıçla, diğeri borçladır”
JOHN ADAMS- (1735-1846)
Chas. T. Main Şirketi eski şef ekonomisti, JOHN PERKİNS
“Bir ekonomik tetikçinin itirafları” kitabının yazarı:
Biz, ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve çok farklı bir şekilde çalışırız. Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize en uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz. Petrol gibi.. Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız; fakat gerçekte asla o para, o ülkeye girmez. Ülke yerine, o ülkede projeler yapan şirketlerimize gider. Bizim şirketlere ilaveten o ülkedeki enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, birkaç zengin insanın kar sağlayacağı şeyler.. Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun altına sokulur. Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu planın parçasıdır; geri ödeyemezler. Ardından biz ekonomik tetikçiler gider onlara deriz ki; “Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü, petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın. Ülkenizde askeri üst kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin (Irak gibi..) yada bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin.” Elektrik şirketlerini özelleştiririz, sularını ve kanalizasyon sistemlerinizi özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız. Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve Dünya Bankası bu şekilde çalışır. Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki, ödenemez. Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler. Koşullara bağlı ve iyi yönetim talep edersiniz. Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar. Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, eğitim sistemleri de dahildir. Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız. Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbedir!
Şirketokrasinin izlediği politikalar nedeniyle dünyada her gün ortalama 24000 insan açlıktan ölmekte, çoğu çocuk olan başka on binlerce kişi kurtulmaları sadece maddi nedenlerle mümkün olmadığı için çeşitli hastalıklara teslim olmakta. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası günde 2 dolardan az gelirle hayata tutunmaya çalışırlar.
EKONOMİK TETİKÇİ KİMDİR?
Ekonomik Tetikçi: Net Görüntü İçinde Saklanmak
Küresel imparatorluğun çıkarlarına hizmet edenler bir çok farklı rol oynayabilir. John Perkins’in ortaya koyuşuyla, ekipteki her kişi bir ünvana sahiptir. Mali analizci,sosyolog ekonomist,vs… Ancak bu ünvanların hiç biri kişinin kendi tarzınca bir ekonomik tetikçi olduğunu ortaya vurmaz. Bir Londra bankası tüm personelini saygın üniversitelerden diplomaları olan insanın ancak Kent’de ya da Wall Street’de görmeyi umacağı marka giysiler kuşanmış insanların oluşturduğu bir offshore şube açar. Ancak bu kişilerin gündelik işi zimmete geçirilmiş fonları gizlemek, uyuşturucu satışlarından gelen paraları aklamak ve çok uluslu şirketlere vergi kaçırmakta yardım etmektir. Bunlar ekonomik tetikçidir. Bir IMF ekibi çok gereksinilen (ve karşılığı eğitim bütçelerinde kesinti yapmak, ekonomilerini Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ihracatçıların tapon mallarının akışına açmak olan) ilave borç paketleri silahlanmış halde bir Afrika başkentine gider. Bunlar da ekonomik tetikçidir. Bir danışmanlık firması Bağdat’ın Birleşik Devletler ordusunun koruması altındaki Yeşil Bölgesinde iş yeri kurar, Irak petrol rezervlerinin yağmalanmasına zemin hazırlayacak yeni yasaların çıkartılmasını sağlar. Bunu yapanlar da ekonomik tetikçidir. Ekonomik tetikçi yöntemleri yasal (hatta devlet ve yetkili kurumlara dayatılan) yöntemlerden eksiksiz bir yasa kataloğundaki başlıkların hepsini ihlal eden gri bölgelere uzanır. Bunlardan yararlananlar hesap sorulamayacak, kınanamayacak kadar güçlü insanlar, birinci dünya çevreleri içine yuvalanmış elitlerle onların üçünü dünyadaki müşterileri, dünyayı istediği doğrultuda düzenleyerek çalışanlardır.
DENETİM AĞI
Üçüncü Dünya borçlarının yıllık ödemeleri 375 milyar dolar gerektirir ki, bu rakam aynı ülkelerin aldığı dış yardımın yirmi katıdır. Nüfusunun yarısı günde 2 dolardan az parayla geçinen Güney Kürenin varlıklı Kuzeyin desteğiyle ayakta kaldığı bu sisteme,”Marshall Planı Tepmesi” denir. Başarısız olmuş bir sistem nasıl olur da varlığını koruyabilir? Anapara az gelişmiş ülkelere borç ve başka finans şekilleri halinde akıyor ama (John Perkins’in vurguladığı gibi) bunun bir bedeli var; Borcun sağladığı boğucu hakimiyet Birinci Dünya hükümetlerine, kurumlarına ve ticari kuruluşlarına Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomileri üstünde kontrol sağlıyor. Üçüncü Dünya ülkelerini alın ve kurtulmaları son derece güç, git gide daha kapsamlı ve karmaşık bir hal alan son derece yaygın mali, askeri ve siyasi bir denetime sahip olan bir ağa yerleştirin.
Küresel Kuzeyin Denetim AĞI:
G8 Ülkeleri – Çok Uluslu Şirketler – Dünya Bankası – IMF
Az Gelişmiş Ülkelere Akan Fonlar:
*Şişirilmiş projeler için verilmiş borçlar
*Yapısal düzenleme borçları
*Gelişim kredileri
*Silah yardımları
* İhracat kredilendirme kurumları aracılığıyla sağlanan fonlar
*Offshore operasyonları
Yardım, Kredi ve Yatırım Sağlama Koşulları:
*Kaynak geliştirme imtiyazları
*Paylaşım sözleşmelerinde tek yanlı yararlılık
*Yerel elitlerle ortaklık
*Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
*Gümrük tarifelerinin tek yanlı indirimi
*Gereksiz savunma ve güvenlik gücü oluşturulması
*Özel şirket projelerinin gerçekleştirilmesi için kamu yatırımı
*IMF bütçe denetimleri
Paranın Birinci Dünyaya Geri Akış Yolları:
*Kontratlar, borç ödemeleri ve şişirilmiş projelerden alınan bedeller
*Hileli ihaleler
*Anapara kaçışı
*Offshore hesaplarına yatırılan paraların komisyonları
*Manipüle edilen emtia piyasaları
*Zimmete geçirilip, offshore hesaplarına aktarılan paralar
*Silah satışı anlaşmaları
*Tahsisli hizmet ve tedarikçiler
*Vergi kaçırma, para aklama
*Para transferlerinde bedel kaçakları
Uygulama:
*Hileli seçimler
*Rüşvetler
*Askeriyeye ve güvenlik güçlerine sızmalar
*Yerel para biriminin ve faiz oranlarının manipüle edilmesi
*İşbirliğine yanaşmayan liderlerin öldürülmesi
*Yerel milislerin ve güvenlik güçlerinin kullanılması
*Askeri müdahale
Nasıl? Bütün bu anlatılanlar size de tanıdık geliyor mu?
YAPILAN BU İTİRAFLAR ÜZERİNE TÜRK MİLLETİ OLARAK GÖRMEMİZ GEREKEN GERÇEKLER
1917 yılında Bolşeviklerin isyanı ile tercihini Sosyalist rejimden yana kullanan Rusya bu paylaşım savaşı sonrasında sınırlarını Orta Avrupa’ya kadar genişletmiş, hatta Almanya’nın iç kısımlarına kadar geldiği için, Berlin kenti bir duvarla ikiye bölünmüştü. Aslında bölünen yalnızca Almanya değildi; siyasi ve sosyal anlamda Avrupa bölünmüştü.
Sermayenin önünde iki seçenek vardı. Ya anti-demokratik, emperyalist ve tümüyle sömürüye dayalı sistemine devam edecek ve muhtemelen bütün Avrupa’nın Sosyalizme geçmesine seyirci kalacak ya da Avrupa’ da tüm dünyanın imreneceği, göreceli de olsa demokratik, eşit ve paylaşımcı bir sosyal devlet anlayışını inşa edeceklerdi. İkinci yolu seçtikleri takdirde hasımlarına kapitalist sistemin adil, eşitlikçi ve demokratik olduğunu göstererek Sosyalist Blok halklarının aklını çelmekle kalmayacak, bir yandan da Avrupa halklarının gözünün sosyalist sistemde kalmamasını sağlamış olacaklardı. Üstelik bu Sosyal Devletlerin nimetlerinden yine en fazla yararlanacak olan kapitalist sistem olacaktı. Sanayiye yapılan alt yapı yatırımları ( ulaşım, enerji, bankacılık,iletişim vs.) muazzam harcamalar gerektiriyordu ve bu harcamaları halkın sırtından (Vergilerle) Devlete yaptırmak ve daha sonra özelleştirme adı altında el koymak çok daha karlı olacaktı. Bütün bunlar oluşturulurken toplumun eğilimlerini bu minvalde oluşturmaları gerekiyordu. Çok iyi de becerdiler.
Yukarıda verdiğim denetim ağı maddelerini inceleyecek olursak, 1950’lerden beri her bir maddenin adım adım üzerimizde uygulandığını görürüz. O günden bugüne kadar olan süreçte, ülkemizde yapılan bu uygulamaları madde madde yazmaya kalkarsak, ciltler halinde kitap olur.
Kısaca özetlemek gerekirse:
Marshall Planını uygulamak, Avrupa’nın ortak mirasını koruyup geliştirmek ve üye olan ülkelerin yaşam standartlarını aynı düzlemde kurgulayabilmek için kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütüne (OEEC,1949), o mirasın sahiplerinden sayılarak, kuruluşundan hemen sonra çağırılan üç ülkeden biriydik. Teklifi kabul ederek, hiç ihtiyacımız olmadığı halde Marshall yardımını alarak üye olduk. O dönemde, coğrafi durumunuz müsait değil diyerek, Türkiye’yi NATO’ya almak istemeyenler, OEEC’ye ortak mirasçı vasfıyla bizi örgüte dahil ettiler. Daha sonra ne oldu da bu fikirden vazgeçtiler? Bunun cevabını John Perkins veriyor. Bizim ekonomik kaynaklarımızı ele geçirip, toprak bütünlüğümüzü yok edip, bizi devlet olarak ortadan kaldırıp, dünya üzerinde hakimiyeti kurgulamak ve Ortadoğu’yu ele geçirmek için bizi Avrupa Birliği yerine Büyük Ortadoğu Projesine dahil ettiler.
Büyük Ortadoğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını ve bunu sanki, toplumların kaderiymiş gibi algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP’nin alt yapısının hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fethullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, önümüze konulmasının, yukarıda yapılan itiraflar sebebiyle, gelişi güzel bir tesadüf olmadığını bize ispatlıyor. İlginç olan ise, bu zamana kadar gelen Başbakanlar arasında, R.T. Erdoğan’ın bu projeye eş başkan seçilmesidir. Bundan önceki Başbakanlara niye teklif edilmemişti? Ya da edilmişti de bizim mi haberimiz olmamıştı? Sebebi, yıllardır adım adım alt yapısı oluşturulan bu projenin son ayağına gelinmiştir. Yakın bir gelecekte ortaya çıkacak yeniden paylaşım savaşında, bölgeyi Ruslara kaptırmamak için Türkiye’yi kendi kontrolünde tutup, bölgede hakimiyeti sağlamak açısından, kendi sözünden çıkmayacak hükümeti destekleyerek, bölgede İsrail devletini güçlü kılmaktır.
Marshall Planının kabulünden sonra 28 Mart 1949 tarihi bize neyi hatırlatıyor? İsrail Devletini tanıyan ilk Müslüman ülke olduğumuzu… Bu da şunu gösteriyor; artık o tarihten bu güne kadar olan oluşturulan iç ve dış politikalarımız ABD’yi ve Avrupa’yı güdümünde tutan Siyonistler tarafından oluşturulduğudur. Yıllarca halkı, Avrupa Birliğine üye olacağız vaatleriyle kandırarak oy toplayanlar, muhtemelen bu düşünceye kendilerini de inandırmış olacaklar ki, bu sebeple de 1950’lerden beri ülke çıkarlarına ters düşecek ne kadar talep olduysa, bu hayaller doğrultusunda hepsini yerine getirmişlerdir. Bugün, ABD ve Avrupa tarafından üzerimizde oluşturulan bu denetim ağını ortadan kaldırılması için, kendi ülkemizi bir şekilde yeniden ele geçirip, köklü reformlarla devletin yapısını ve işleyişini yeniden kurgulamak gerekmektedir. Bunun için de millet olarak bir an önce uyanıp, milli mücadeleyi yeniden başlatıp, önce ülke işgalden kurtarılmalıdır.
Diyeceksiniz ki, bütün bunları anlamamız için bu itiraflara ihtiyacımız mı var? Tabi ki yok. Ancak morfin verilmiş gibi uyutulan bu insanlara gerçekleri anlatabilmek için ve olan biteni çok iyi anlayan insanların söylediklerinin, birer komplo teorisinden ibaret olmadığını ispat edilmesi açısından ve kamuoyunun bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi bakımından son derece önemlidir.
21 Şubat 2009 Cumartesi
ENTELEKTÜEL İFLASIMIZ
ENTELEKTÜEL İFLASIMIZ
Sloavoj Zizek, Critical Inquiry'in 2008/4 sayısındaki yazısına bir soruyla başlıyor: "Bugün acaba niçin tek sorun bir eşitsizlik, sömürü,adaletsizlik sorunu olarak değil de hoşgörüsüzlük sorunu olarak görülüyor? Acaba niçin çare olarak özgürleşme, siyasal mücadele, hatta silahlı mücadele değil de hoşgörü öneriliyor? İlk akla gelen yanıt, liberal çok kültürcülüğün temel ideolojik harekat olarak siyasetin kültürelleşmesi oluyor. Siyasal farklar, siyasal eşitsizlik, ekonomik sömürü gibi şeylere bağlı farklar, verili ve değiştirilemez ve o yüzden de ancak hoş görülebilir olan farklı yaşam tarzları kültürel farklılık kılığına sokularak doğallaştırılmakta ve nötralize etmektedir."
Bu soruyu biz de kendimize sorduğumuzda ortaya çıkan cevap maalesef ki, içine düştüğümüz karanlığın farkına varmadan, ne kadar gelişmiş,aydın ve çağdaş olduğumuzu bize öğrettiklerini görüyoruz. Oysa ki, baktığınız zaman emperyalist güçlerin çağdaşlık adı altında, son elli yıldır önümüze koydukları paket programlarla, toplumsal yapılanmalarımızı, algılarımız vasıtasıyla değer yargılarımızı, çağdaş olmanın bir getirisi olarak her türlü ahlaki bozukluğu ve kültürsüzlüğü hoşgörü altında değiştirerek ve doğru bildiğimiz bütün kavramların içi boşatılarak, bize sunuluyor. Bu aşamada, emperyalizmin ve el ulaklarının sorunu, Türk Devrimi'nin yaşamsal kavramlarının içinin boşaltılmasıdır. Bunun aracı da, Cumhuriyet simgelerini ortadan kaldırmaktır. Türk Aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültürün etkisinde kalmış olup, entelektüel bir iflas ortamında yaşıyor. Bunun sebebi, Osmanlı dönemi kültürü inkar edilince, geriye halk edebiyatı dışında pek bir şey kalmıyordu. Ortaya çıkan kültür boşluğu da Batıya daha çok yaslanarak ve oradan daha çok kültür ithalatı yapılarak doldurulmaya çalışıldı. İthal edilen de pozitivist burjuva kültürüydü. Bu yüzden de Türk aydınları düşünsel, ideolojik ve kültürel bir bağımlılığa düşüyor. Bu bağımlılık, yaşadıkları dünyayı ve kendi toplumlarının gerçeğini kavaramalarını giderek zorlaştırıyor. Bütün bu olup bitenler, ahlaki ve entellektüel bir iflas göstergesidir. Çünkü aydınlar doğrudan katılmıyor da olsalar, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinmekte ve anlaşılması olanaksız yargılarla durumu hoş göstererek, ona ortak olanların karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilmeye açık ve müsait olduğunu görüyoruz. Buna örnek olarak da, son dönemde ortaya çıkan, 1915'te Ermeniler'in tehcir kararıyla ilgili olarak, bugün aydın sınıfında gördüğümüz insanların (Prof. Ahmet İnsel, Prof. Baskın Oran, Dr Cengiz Aktar, gazeteci Ali Bayramoğlu v.b.gibi) Ermeni'lerden bireysel olarak özür dilemek amacıyla başlattıkları imza toplama kampanyasının, bugün içine düştüğümüz karanlığın acı bir tablosu olarak karşımızda durmaktadır. Bugün bu konuda yaşadığımız en büyük problem, sadece iktidarları destekleyecek ve iktidarın yönlendirmesiyle hareket edecek kişileri, bilgili kişileri aydın olarak benimsiyoruz. Buna örnek olarak da, Ahmet Altan bir Türk aydını olarak, bir yazısında şöyle diyor: "Din bu toplumun varoluş temellerinden biri ve belki de en önemlisidir. Onun için biz bunu (reel) siyasetin dışına çıkartıp, sosyolojik ve kültürel olarak aldığımız vakit, tekrardan kent dindarlığı doğar." Burada bu aydınımızın yaptığı yönlendirme, sanki, böyle bir şey yokmuş da, dini siyasetin içinden çıkarırsak, kent dindarlığı ortaya çıkarmış. Görüldüğü üzere, toplumun büyük bir kısmının, özellikle şehir insanının, Ahmet Altan'ı çok değerli bir aydın olarak görürken ve onun düşüncelerini doğru kabul ederken, o ise, iktidarın halka benimsetmeye çalıştığı düşüncelerin bayraktarlığını yapmaktadır.Oysaki aydın olmanın bir de entellektüel olma boyutu vardır. Tamamında olmasa bile, belli bir grubu oluşturacak entellektüel zümreye de ihtiyaç vardır. Entellektüelin ayırdedici niteliği, onun siyasal iktidardan ve siyasal iktidarın gerisindeki egemen sınıflardan bağımsızlığı, siyasal iktidar karşısında eleştirel bir tavır içinde olmasıdır. Burada onemli olan zihinsel ve ahlaki bir eğilimdir. Ve bu eğilime uygun davranabilme, tavır alabilme yeteneğidir.
Buradan da anlaşılacagı gibi, insanoğlunun algılaması kendisini ele geçirebilecek her gücün karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilir olduğunu görüyoruz. Çünkü insanlar, hem toplumsal değerler açısından yaşanan erozyon yüzünden hem de aldıkları yetersiz eğitim sistemleri yüzünden algılamaları da yetersiz kalıyor. Analiz ve sentez yetenekleri olması gerektiği şekilde gelişemiyor, bu yüzden de muhakeme yetenekleri gerektiği gibi çalışmıyor. Karmaşık konuları doğru algılayıp, çözümleyebilmek için algılamanın yüksek seviyede olması gerekiyor. Kavramsal algılamaların (paradigmaların) bütünü, insanların bakış açısını oluşturur. Yaşanan olayların insanlar üzerindeki etkisi, insanların izleyeceği yolu belirler. Bakış açılarını da bu olaylar üzerinden geliştirdikleri için, algılaması yüksek olanlar, algılaması yüksek olmayanlara nazaran, gerçekleri daha net görebilmektedirler. Bunu tüm insanlar üzerinde başarabilmek için, insanların, gözlemleme, anlama, sorgulama, araştırma ve çözüm üretebilmeleri yönünde geliştirilmeleri lazımdır.
Sloavoj Zizek, Critical Inquiry'in 2008/4 sayısındaki yazısına bir soruyla başlıyor: "Bugün acaba niçin tek sorun bir eşitsizlik, sömürü,adaletsizlik sorunu olarak değil de hoşgörüsüzlük sorunu olarak görülüyor? Acaba niçin çare olarak özgürleşme, siyasal mücadele, hatta silahlı mücadele değil de hoşgörü öneriliyor? İlk akla gelen yanıt, liberal çok kültürcülüğün temel ideolojik harekat olarak siyasetin kültürelleşmesi oluyor. Siyasal farklar, siyasal eşitsizlik, ekonomik sömürü gibi şeylere bağlı farklar, verili ve değiştirilemez ve o yüzden de ancak hoş görülebilir olan farklı yaşam tarzları kültürel farklılık kılığına sokularak doğallaştırılmakta ve nötralize etmektedir."
Bu soruyu biz de kendimize sorduğumuzda ortaya çıkan cevap maalesef ki, içine düştüğümüz karanlığın farkına varmadan, ne kadar gelişmiş,aydın ve çağdaş olduğumuzu bize öğrettiklerini görüyoruz. Oysa ki, baktığınız zaman emperyalist güçlerin çağdaşlık adı altında, son elli yıldır önümüze koydukları paket programlarla, toplumsal yapılanmalarımızı, algılarımız vasıtasıyla değer yargılarımızı, çağdaş olmanın bir getirisi olarak her türlü ahlaki bozukluğu ve kültürsüzlüğü hoşgörü altında değiştirerek ve doğru bildiğimiz bütün kavramların içi boşatılarak, bize sunuluyor. Bu aşamada, emperyalizmin ve el ulaklarının sorunu, Türk Devrimi'nin yaşamsal kavramlarının içinin boşaltılmasıdır. Bunun aracı da, Cumhuriyet simgelerini ortadan kaldırmaktır. Türk Aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültürün etkisinde kalmış olup, entelektüel bir iflas ortamında yaşıyor. Bunun sebebi, Osmanlı dönemi kültürü inkar edilince, geriye halk edebiyatı dışında pek bir şey kalmıyordu. Ortaya çıkan kültür boşluğu da Batıya daha çok yaslanarak ve oradan daha çok kültür ithalatı yapılarak doldurulmaya çalışıldı. İthal edilen de pozitivist burjuva kültürüydü. Bu yüzden de Türk aydınları düşünsel, ideolojik ve kültürel bir bağımlılığa düşüyor. Bu bağımlılık, yaşadıkları dünyayı ve kendi toplumlarının gerçeğini kavaramalarını giderek zorlaştırıyor. Bütün bu olup bitenler, ahlaki ve entellektüel bir iflas göstergesidir. Çünkü aydınlar doğrudan katılmıyor da olsalar, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinmekte ve anlaşılması olanaksız yargılarla durumu hoş göstererek, ona ortak olanların karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilmeye açık ve müsait olduğunu görüyoruz. Buna örnek olarak da, son dönemde ortaya çıkan, 1915'te Ermeniler'in tehcir kararıyla ilgili olarak, bugün aydın sınıfında gördüğümüz insanların (Prof. Ahmet İnsel, Prof. Baskın Oran, Dr Cengiz Aktar, gazeteci Ali Bayramoğlu v.b.gibi) Ermeni'lerden bireysel olarak özür dilemek amacıyla başlattıkları imza toplama kampanyasının, bugün içine düştüğümüz karanlığın acı bir tablosu olarak karşımızda durmaktadır. Bugün bu konuda yaşadığımız en büyük problem, sadece iktidarları destekleyecek ve iktidarın yönlendirmesiyle hareket edecek kişileri, bilgili kişileri aydın olarak benimsiyoruz. Buna örnek olarak da, Ahmet Altan bir Türk aydını olarak, bir yazısında şöyle diyor: "Din bu toplumun varoluş temellerinden biri ve belki de en önemlisidir. Onun için biz bunu (reel) siyasetin dışına çıkartıp, sosyolojik ve kültürel olarak aldığımız vakit, tekrardan kent dindarlığı doğar." Burada bu aydınımızın yaptığı yönlendirme, sanki, böyle bir şey yokmuş da, dini siyasetin içinden çıkarırsak, kent dindarlığı ortaya çıkarmış. Görüldüğü üzere, toplumun büyük bir kısmının, özellikle şehir insanının, Ahmet Altan'ı çok değerli bir aydın olarak görürken ve onun düşüncelerini doğru kabul ederken, o ise, iktidarın halka benimsetmeye çalıştığı düşüncelerin bayraktarlığını yapmaktadır.Oysaki aydın olmanın bir de entellektüel olma boyutu vardır. Tamamında olmasa bile, belli bir grubu oluşturacak entellektüel zümreye de ihtiyaç vardır. Entellektüelin ayırdedici niteliği, onun siyasal iktidardan ve siyasal iktidarın gerisindeki egemen sınıflardan bağımsızlığı, siyasal iktidar karşısında eleştirel bir tavır içinde olmasıdır. Burada onemli olan zihinsel ve ahlaki bir eğilimdir. Ve bu eğilime uygun davranabilme, tavır alabilme yeteneğidir.
Buradan da anlaşılacagı gibi, insanoğlunun algılaması kendisini ele geçirebilecek her gücün karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilir olduğunu görüyoruz. Çünkü insanlar, hem toplumsal değerler açısından yaşanan erozyon yüzünden hem de aldıkları yetersiz eğitim sistemleri yüzünden algılamaları da yetersiz kalıyor. Analiz ve sentez yetenekleri olması gerektiği şekilde gelişemiyor, bu yüzden de muhakeme yetenekleri gerektiği gibi çalışmıyor. Karmaşık konuları doğru algılayıp, çözümleyebilmek için algılamanın yüksek seviyede olması gerekiyor. Kavramsal algılamaların (paradigmaların) bütünü, insanların bakış açısını oluşturur. Yaşanan olayların insanlar üzerindeki etkisi, insanların izleyeceği yolu belirler. Bakış açılarını da bu olaylar üzerinden geliştirdikleri için, algılaması yüksek olanlar, algılaması yüksek olmayanlara nazaran, gerçekleri daha net görebilmektedirler. Bunu tüm insanlar üzerinde başarabilmek için, insanların, gözlemleme, anlama, sorgulama, araştırma ve çözüm üretebilmeleri yönünde geliştirilmeleri lazımdır.
15 Ocak 2009 Perşembe
TOPLUMU YÖNLENDİREN POLİTİK PARADİGMALAR
TOPLUMU YÖNLENDİREN PARADİGMA POLİTİKALARI
Toplumsal paradigmaların oluşmasında, sosyo-ekonomik gelişmelerin ve bu konular üzerinden oluşturulan siyasi politikaların rolü olduğundan bahsetmiştik. Yüzyıllardır, dünya üzerinde var olan güç ve iktidar kavgalarını sürdürenlerin en önemli silahları, toplumlar olmuştur. Toplumlar üzerinden yürütülen ekonomik ve siyasi politikaların, toplumlara hiç bir faydası olmadığı gibi, bu sayede ortaya çıkan yaşam modellerinin de, toplumun ortak çıkar ve menfaatlerini güçlendiren,toplumları ayakta tutan,birlik ve beraberlik duygularını ortadan kaldırarak, kendi içlerinde bölünmeye yönelik bir sistemin oluşmasını öngörmektedir. Buna göre ,bölünmüş ve ekonomik gücü zayıflatılmış toplumları yönetmek her zaman daha kolay olmuştur. (B.O.PROJESİ) Böl ve yönet mantığı hakim olan bu sistemin içinde yer alacak toplumlar, artık yaşamsal algılamalarını sistemin kendisine sunduğu olgular içerisinde, farkında olmadan tamamen kendilerini yönetenlerin menfaatleri doğrultusunda oluşturmak durumundadırlar. Buna en güzel örnek de, günümüzde yaşanan türban sorunudur. İnsanlar kendilerine dayattırılan bu siyasi paradigmayı, farkında olmadan, sanki toplumun öngördüğü bir paradigmaymış gibi yaşayarak, toplumu kendi içinde bölünmeye yönelik bu çalışmaya hizmet veriyor oluşlarıdır. Aynı 80 öncesi yapılan toplum içinde siyasi bölünmeler gibi...
Toplumsal bölünmeleri oluşturan unsurları, öncelikle, ABD devletinin kurgulanmasından sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni adı altında oluşturulmuş politikaların ve bunun üzerinden yeniden yapılandırılan dünya ekonomilerinin üzerinden ele almak gerekir. Noam Chomsky(Dilbilimci, Sosyolog), son beş yüzyıldır yaşananları öğrenmenin genel bir tarih bilgisinden öte, bugün neler olduğunu ve mevcut işleyişin farkına varma adına önemli olduğunu belirtmektedir. Amerikan yaşamının zihinleri alt üst eden ideolojik baskısından özgür olmalıdır diye yazan Noam Chomsky, ABD'de devletin üst kademelerinin ve büyük şirketlerin düşünceyi ve düşünen halkı düşman gördüklerini, bunun için halkın düşüncelerini kontrol etmek için çaba sarf ettiklerini sosyalist düşüncenin diğer ülkelere göre çok düşük olduğunu örnek olarak ABD gibi büyük bir devletin sadece emperyalist bir belediye başkanına sahip olduğunu, düşünceleri kontrol etmek için medyanın kontrol edildiğini toplumun depolitize olmuş bir yapıya sahip olduğunu bu nedenle toplum genelinde dini bağlılığının diğer ülkelere göre daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Bu kontrol mekanizması nedeniyle Noam Chomsky'nin de aralarında bulunduğu muhalif entellektüeller medyada yer edinememekte, marjinalize edilmekte, düşüncelerini geliştirecek ortamlardan yoksun bırakılmaktadırlar. Nasıl? Bu anlatılanlar size tanıdık geldi mi?
Noam Chomsky'nin anlattıklarıyla, son yüzelli yıldır içinde bulunduğumuz toplumun yönetilme şekliyle birebir örtüştüğünü görüyoruz. Ve biz hala, özgür bir toplum olduğumuzu, kendi irademizle kendimizi yönettiğimizi düşünüyoruz. Daha doğrusu uygulanan politikaların kendi politikalarımız olduğunu düşünüyoruz. Sömürgeciliğin artık globalizm adı altında toplumlara empoze edildiğini ve halka hissettirilmeden sahip olduğu değerler üzerinden ekonomik ve siyasi güçlerini oluşturduklarını görüyoruz.Dolayısıyla, bu sayede oluşturulan kişisel paradigmaların, toplumsal paradigmalara dönüştürülebilmesi için, mevcut paradigmaları ortadan kaldıracak ve bu sisteme hizmet edecek yeni toplumlar ortaya çıkartılarak, toplumun sosyolojik yapısı yeniden düzenlenmektedir. Bu sayede de istenilen yeni düzen biçimi de sadece mevcut güç odaklarına hizmet etmektedir. Özellikle son elli yıldır bu toplumda oluşturulan en etkili paradigmalar: "Başarıya giden her yol, mübahtır veya gemisini yürüten kaptan bin yaşasındır". Elli yıldır bu toplum üzerinde olgunlaştırılmış en bariz paradigmalardır. Bu paradigmalar, Amerika'nın "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" paradigmalarının Türkiye'ye yansımış halidir. Amerika tarafından desteklenen Demokrat partinin kadrolaşıp, ülkeyi ele geçirme düşüncesiyle, Amerikan tendanslı politikalar gereği, toplumun sahip olduğu bütün değerleri paraya çevirmiştir. Ve kadrolaşma çabalarının uzantısı olan, toplumun değer yargılarına ters düşen rüşveti, geliştirdikleri paradigma politikalarla zaman içinde halkın tabanına yaymaya başladılar.Tabii, bu aynı zamanda toplumun genel bakışında artık, siyasete ve siyasetçiye inanılmaz ve güvenilmez bir paradigmanın ortaya çıkmasına sebep oldu. Buna örnek olarak da gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in 14 Eylül 2008 tarihinde Hürriyet gazetesinde, köşesinde yazdığı Paradigmalar da iflas ederler yazısıdır. Cüneyt Ülsever yazısında;
Türkiye'deki bazı insanların paradigmalarında Cumhuriyet kurumlarının,tamamı ile olmasa da, büyük çapta onları dışladığı düşüncesi vardır. Bu insanların ve Cumhuriyet ile sıkıntısı olmayan diğer bazı insanların ortak paradigmalarında ise siyasetçilerin büyük çapta yolsuzluğa açık insanlar olduğu inancı hakimdir. Siyasetçiler yolsuzluk yapar paradigması,1980'lerin başından itibaren büyük çapta kabul görmeye başlamıştır. diye bahsetmektedir. Ve yazısına şöyle devam etmektedir;
Milli görüş ve cemaatler yıllardır kendi paradigmalarını insanlara sabırla kabul ettirme mücadelesi vermişlerdir. Onların 3'lü paradigmalarına göre:
1-Dindar insan iç gruptur. ( Toplum tarafından benimsenen grup)
Dindar insan, dışlanan insanın bir parçasıdır. Örneğin; Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında imar izni olmayan bir evde oturduğu için merkez medya tarafından eleştirilirken, İstanbul'da imar izni olmayan evlerde oturan milyonlarca insan onu kendinden bilmiştir.
2- Dindar insandan Allah korkusu vardır.
Dindar insan namusludur,çalmaz,yolsuzluk yapmaz, daima yenilenin yanındadır.
3-Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir.
Zira o hem dışlanan muhafazakar hayatı merkeze taşıyacak,hem de devlet-vatandaş ilişkisini tersyüz edecektir.
Türkiye insanı sosyalizmi ve diğer sol önerileri dış-grubun önerisi addederek dışlarken, muhafazakar tatlar taşıyan Menderes'leri, Demirel'ler,Özal'ları bağrına basmıştır. Ancak, Özal ve Demirel dönemlerinin 2. paradigmayı ( Dindar insanda Allah korkusu vardır ) doğrulamadığı ortaya çıkmaya başlayınca şüpheler ağır basmaya başlamıştır. Bu şüpheler giderek 3. paradigmanın da sorgulanmasına yol açınca bu dönemler sona ermiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, 3 paradigmaya birden sahip insan algılaması yarattığı için iktidar oldu. Erdoğan'ı laiklik ekseninde dövmeye kalkanlar onun her geçen gün daha fazla iç-grup olarak algılanmasını sağladı. Ancak Deniz Feneri 2. paradigmanın sorgulanmasına yol açacak yolu hemen Şaban Dişli'nin ardından aydınlatmaya başlayınca Erdoğan çileden çıktı. Zira, içgüdüleriyle biliyor ki en büyük zaafları 2. paradigmanın sorgulanmasıdır. Bu paradigma yıkıldığı anda da ( Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir ) paradigması kendiliğinden sorgulanmaya başlanacaktır.
Gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in yaptığı bu tespitlerden yola çıkarak, Türkiye Cumhuriyet'inde devlet yöneticilerinin ülkeyi yönetmek adına ortaya koydukları devlet politikalarının, dilbilimci Noam Chomsky'nin ileri sürdüğü ABD politikalarıyla birebir örtüştüğünü; ve bunların 1980 ihtilali sonrası yeniden şekillendirilen toplum yapısında, özellikle depolitize edilmiş,düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırmış eğitim sisteminin oluşturulmasına ve toplumun düşünce yapısını kontrol altında tutacak dinamiklerin ( Liderlerin halkın üzerendeki yönlendirici etkisi ve medyanın devlet politikaları doğrultusunda halkı yönlendirmesi ) güçlendirilmesine önem verilmiştir. Bu şekilde oluşturulan bu yeni yapılanmanın, böylesine bir kısır döngü içerisinde toplumların içe dönük olan muhafazakar yapısından faydalanmak suretiyle, bugünkü siyasi oluşumların alt yapısı hazırlanmıştır. Bu bize, ABD'deki yeni muhafazakarların politik programı ile Türkiye'de AKP ve Fethullah Gülen cemaatinin politik hedefleri arasındaki uyumu ve paralelliği göstermektedir. Nasıl ki, ABD'de yeni evangelistler ve
hristiyanlar köktendincilerle bir ittifak halinde ise, işler burada da böyle yürütülmektedir. ABD'nin, 1980 sonrası oluşan Türk hükümetleriyle olan ittifakının sebebi, ihtilalden sonra sosyalist zihniyetin asimile edilip, hükümetlerin merkez sağ partilerinden oluşturulması ve altyapısının 2. Dünya Savaşından sonra oluşturulmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi'nde ( BOP) Türkiye'nin jeo-politik konumu başrol oynamasıdır.
Ve o dönemde, Türkiye'de bu projenin alt yapısı Özal ve Demirel hükümetleri tarafından hazırlanmıştır. Bu projeyle başlayan, yeni dönem içinde oluşturulan toplum bilinci ve paradigmaları, Türk toplumunun önüne yeni bir sayfa açmış, ve yüzyıllardır sahip oldukları değerleri zaman içinde önüne konan terör ve ekonomik politikalarla yitirerek, kendi içinde bölünmeler yaşamıştır. Ortak hareket etme bilinci ve paradigmaları kişiselleştirilip, ülkenin ortak çıkarları için değil,sadece kendi çıkarları için var olan topluluklar haline getirilmiştir. Buna en iyi örnek de,dönemin Başbakanı Özal'ın ABD tendanslı devlet politikalarının halk tarafından benimsenmesi için, ileri sürdüğü, "Benim memur'um işini bilir" önermesini halka sunmuştur.Ve bunun bir toplumsal paradigmaya dönüşmesi de, önce devlet kademelerinde ve iş hayatında daha sonra bu anlayış toplumun bütün katmanlarında hayata geçirmiştir. Yıllar içerisinde bu paradigma, halk arasında zaman zaman, "Başarıya giden her yol mübahtır" veya "Gemisini yürüten kaptan, bin yaşasın" şeklinde kabul görse de, bu paradigma son otuz yıldır toplum üzerindeki etkisini hiç kaybetmemiştir. Ayrıca, Menderes yönetiminden miras kalan, 'Bal tutan parmağını yalar', (Devlet deniz yemeyen domuz) paradigmaları ilk etapta toplumun ahlaki değerleriyle örtüşmediğinden, toplum tarafından tepkiyle karşılansa da zaman içerisinde enjektörle zerk edilen morfin gibi yavaş yavaş yıllar içerisinde kabul görüp, artık siyetçilerin, millete hizmet vermek için değil, kendilerini zengin etmek için çalıştıkları düsüncesini benimseyip kendi hayatlarında da bu paradigmaları uygulamaya başlamışlardır.Çünkü, Türk Milleti büyük sözü dinler!
Büyük orta doğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını, ve bunu, sanki bu tür yaşayışın toplumların kaderiymiş gibi toplumlara algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP'nin altyapısını hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fettullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, oluşturulan politik paradigmalar sayesinde başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz.. Ve projenin en önemli özelliği, toplumun yapısını değiştirmeye yönelik yapılan çalışmaları, topluma hissettirilmeden sanki doğal gelişen bir değişim süreciymiş gibi toplumlara algılatılmasıdır. Zaten paradigma politikaların en vurgulayıcı özelliği budur. Son elli yıldır bu şekilde oluşturulan paradigma politikalarla yönlendirilen Türk toplumu yüksek dozda morfin verilmiş gibi uyutulmuştur ve hala da uyutulmaya devam ediliyor.
Bunun en son örneği ise, anayasada yapılmak istenilen değişikliklerin başında, “Türk Devleti’nin tebaası olan herkes, Türk vatandaşıdır.” ibaresi yerine, “Devlete bağlı, etnik köken farklılığı gözetmeksizin, herkes Türk’tür.” İbaresi getirilmesi istenmektedir.
Burada yapılmak istenilen gerçek niyet, Devlet’in başındaki Türk kelimesi kaldırılarak, Devleti kimliksiz bırakıp, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, United State haline çevirme çabası vardır. Ve bunu yaparken de dini ve etnik köken kelimeleri kullanılarak, insanların dikkatlerini bu minvalde yoğunlaştırarak, gerçekte yapılmak istenen düşünceden uzaklaştırmak çabasıdır. Burada farklı etnik kökenli insanları aynı seviyede gösteriliyormuş gibi algılatılıp, aslında devletin üniter yapısını bozmaya yönelik bir çalışmadır. Sosyolojide buna paradigma kayması veya değişmesi denir. Yani toplumun kabul ettiği doğrular sistematiğini yani, paradigmalarını (kavramsal algılamalarını) yine topluma hissettirilmeden değiştirilmesidir. Toplum için önem arz eden değerleri veya kalıplaşmış düşünce biçimlerini, topluma hissettirilmeden yerine yeni değerler ve düşünce biçimlerinin oturtulmasıdır.
Toplumsal paradigmaların oluşmasında, sosyo-ekonomik gelişmelerin ve bu konular üzerinden oluşturulan siyasi politikaların rolü olduğundan bahsetmiştik. Yüzyıllardır, dünya üzerinde var olan güç ve iktidar kavgalarını sürdürenlerin en önemli silahları, toplumlar olmuştur. Toplumlar üzerinden yürütülen ekonomik ve siyasi politikaların, toplumlara hiç bir faydası olmadığı gibi, bu sayede ortaya çıkan yaşam modellerinin de, toplumun ortak çıkar ve menfaatlerini güçlendiren,toplumları ayakta tutan,birlik ve beraberlik duygularını ortadan kaldırarak, kendi içlerinde bölünmeye yönelik bir sistemin oluşmasını öngörmektedir. Buna göre ,bölünmüş ve ekonomik gücü zayıflatılmış toplumları yönetmek her zaman daha kolay olmuştur. (B.O.PROJESİ) Böl ve yönet mantığı hakim olan bu sistemin içinde yer alacak toplumlar, artık yaşamsal algılamalarını sistemin kendisine sunduğu olgular içerisinde, farkında olmadan tamamen kendilerini yönetenlerin menfaatleri doğrultusunda oluşturmak durumundadırlar. Buna en güzel örnek de, günümüzde yaşanan türban sorunudur. İnsanlar kendilerine dayattırılan bu siyasi paradigmayı, farkında olmadan, sanki toplumun öngördüğü bir paradigmaymış gibi yaşayarak, toplumu kendi içinde bölünmeye yönelik bu çalışmaya hizmet veriyor oluşlarıdır. Aynı 80 öncesi yapılan toplum içinde siyasi bölünmeler gibi...
Toplumsal bölünmeleri oluşturan unsurları, öncelikle, ABD devletinin kurgulanmasından sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni adı altında oluşturulmuş politikaların ve bunun üzerinden yeniden yapılandırılan dünya ekonomilerinin üzerinden ele almak gerekir. Noam Chomsky(Dilbilimci, Sosyolog), son beş yüzyıldır yaşananları öğrenmenin genel bir tarih bilgisinden öte, bugün neler olduğunu ve mevcut işleyişin farkına varma adına önemli olduğunu belirtmektedir. Amerikan yaşamının zihinleri alt üst eden ideolojik baskısından özgür olmalıdır diye yazan Noam Chomsky, ABD'de devletin üst kademelerinin ve büyük şirketlerin düşünceyi ve düşünen halkı düşman gördüklerini, bunun için halkın düşüncelerini kontrol etmek için çaba sarf ettiklerini sosyalist düşüncenin diğer ülkelere göre çok düşük olduğunu örnek olarak ABD gibi büyük bir devletin sadece emperyalist bir belediye başkanına sahip olduğunu, düşünceleri kontrol etmek için medyanın kontrol edildiğini toplumun depolitize olmuş bir yapıya sahip olduğunu bu nedenle toplum genelinde dini bağlılığının diğer ülkelere göre daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Bu kontrol mekanizması nedeniyle Noam Chomsky'nin de aralarında bulunduğu muhalif entellektüeller medyada yer edinememekte, marjinalize edilmekte, düşüncelerini geliştirecek ortamlardan yoksun bırakılmaktadırlar. Nasıl? Bu anlatılanlar size tanıdık geldi mi?
Noam Chomsky'nin anlattıklarıyla, son yüzelli yıldır içinde bulunduğumuz toplumun yönetilme şekliyle birebir örtüştüğünü görüyoruz. Ve biz hala, özgür bir toplum olduğumuzu, kendi irademizle kendimizi yönettiğimizi düşünüyoruz. Daha doğrusu uygulanan politikaların kendi politikalarımız olduğunu düşünüyoruz. Sömürgeciliğin artık globalizm adı altında toplumlara empoze edildiğini ve halka hissettirilmeden sahip olduğu değerler üzerinden ekonomik ve siyasi güçlerini oluşturduklarını görüyoruz.Dolayısıyla, bu sayede oluşturulan kişisel paradigmaların, toplumsal paradigmalara dönüştürülebilmesi için, mevcut paradigmaları ortadan kaldıracak ve bu sisteme hizmet edecek yeni toplumlar ortaya çıkartılarak, toplumun sosyolojik yapısı yeniden düzenlenmektedir. Bu sayede de istenilen yeni düzen biçimi de sadece mevcut güç odaklarına hizmet etmektedir. Özellikle son elli yıldır bu toplumda oluşturulan en etkili paradigmalar: "Başarıya giden her yol, mübahtır veya gemisini yürüten kaptan bin yaşasındır". Elli yıldır bu toplum üzerinde olgunlaştırılmış en bariz paradigmalardır. Bu paradigmalar, Amerika'nın "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" paradigmalarının Türkiye'ye yansımış halidir. Amerika tarafından desteklenen Demokrat partinin kadrolaşıp, ülkeyi ele geçirme düşüncesiyle, Amerikan tendanslı politikalar gereği, toplumun sahip olduğu bütün değerleri paraya çevirmiştir. Ve kadrolaşma çabalarının uzantısı olan, toplumun değer yargılarına ters düşen rüşveti, geliştirdikleri paradigma politikalarla zaman içinde halkın tabanına yaymaya başladılar.Tabii, bu aynı zamanda toplumun genel bakışında artık, siyasete ve siyasetçiye inanılmaz ve güvenilmez bir paradigmanın ortaya çıkmasına sebep oldu. Buna örnek olarak da gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in 14 Eylül 2008 tarihinde Hürriyet gazetesinde, köşesinde yazdığı Paradigmalar da iflas ederler yazısıdır. Cüneyt Ülsever yazısında;
Türkiye'deki bazı insanların paradigmalarında Cumhuriyet kurumlarının,tamamı ile olmasa da, büyük çapta onları dışladığı düşüncesi vardır. Bu insanların ve Cumhuriyet ile sıkıntısı olmayan diğer bazı insanların ortak paradigmalarında ise siyasetçilerin büyük çapta yolsuzluğa açık insanlar olduğu inancı hakimdir. Siyasetçiler yolsuzluk yapar paradigması,1980'lerin başından itibaren büyük çapta kabul görmeye başlamıştır. diye bahsetmektedir. Ve yazısına şöyle devam etmektedir;
Milli görüş ve cemaatler yıllardır kendi paradigmalarını insanlara sabırla kabul ettirme mücadelesi vermişlerdir. Onların 3'lü paradigmalarına göre:
1-Dindar insan iç gruptur. ( Toplum tarafından benimsenen grup)
Dindar insan, dışlanan insanın bir parçasıdır. Örneğin; Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında imar izni olmayan bir evde oturduğu için merkez medya tarafından eleştirilirken, İstanbul'da imar izni olmayan evlerde oturan milyonlarca insan onu kendinden bilmiştir.
2- Dindar insandan Allah korkusu vardır.
Dindar insan namusludur,çalmaz,yolsuzluk yapmaz, daima yenilenin yanındadır.
3-Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir.
Zira o hem dışlanan muhafazakar hayatı merkeze taşıyacak,hem de devlet-vatandaş ilişkisini tersyüz edecektir.
Türkiye insanı sosyalizmi ve diğer sol önerileri dış-grubun önerisi addederek dışlarken, muhafazakar tatlar taşıyan Menderes'leri, Demirel'ler,Özal'ları bağrına basmıştır. Ancak, Özal ve Demirel dönemlerinin 2. paradigmayı ( Dindar insanda Allah korkusu vardır ) doğrulamadığı ortaya çıkmaya başlayınca şüpheler ağır basmaya başlamıştır. Bu şüpheler giderek 3. paradigmanın da sorgulanmasına yol açınca bu dönemler sona ermiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, 3 paradigmaya birden sahip insan algılaması yarattığı için iktidar oldu. Erdoğan'ı laiklik ekseninde dövmeye kalkanlar onun her geçen gün daha fazla iç-grup olarak algılanmasını sağladı. Ancak Deniz Feneri 2. paradigmanın sorgulanmasına yol açacak yolu hemen Şaban Dişli'nin ardından aydınlatmaya başlayınca Erdoğan çileden çıktı. Zira, içgüdüleriyle biliyor ki en büyük zaafları 2. paradigmanın sorgulanmasıdır. Bu paradigma yıkıldığı anda da ( Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir ) paradigması kendiliğinden sorgulanmaya başlanacaktır.
Gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in yaptığı bu tespitlerden yola çıkarak, Türkiye Cumhuriyet'inde devlet yöneticilerinin ülkeyi yönetmek adına ortaya koydukları devlet politikalarının, dilbilimci Noam Chomsky'nin ileri sürdüğü ABD politikalarıyla birebir örtüştüğünü; ve bunların 1980 ihtilali sonrası yeniden şekillendirilen toplum yapısında, özellikle depolitize edilmiş,düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırmış eğitim sisteminin oluşturulmasına ve toplumun düşünce yapısını kontrol altında tutacak dinamiklerin ( Liderlerin halkın üzerendeki yönlendirici etkisi ve medyanın devlet politikaları doğrultusunda halkı yönlendirmesi ) güçlendirilmesine önem verilmiştir. Bu şekilde oluşturulan bu yeni yapılanmanın, böylesine bir kısır döngü içerisinde toplumların içe dönük olan muhafazakar yapısından faydalanmak suretiyle, bugünkü siyasi oluşumların alt yapısı hazırlanmıştır. Bu bize, ABD'deki yeni muhafazakarların politik programı ile Türkiye'de AKP ve Fethullah Gülen cemaatinin politik hedefleri arasındaki uyumu ve paralelliği göstermektedir. Nasıl ki, ABD'de yeni evangelistler ve
hristiyanlar köktendincilerle bir ittifak halinde ise, işler burada da böyle yürütülmektedir. ABD'nin, 1980 sonrası oluşan Türk hükümetleriyle olan ittifakının sebebi, ihtilalden sonra sosyalist zihniyetin asimile edilip, hükümetlerin merkez sağ partilerinden oluşturulması ve altyapısının 2. Dünya Savaşından sonra oluşturulmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi'nde ( BOP) Türkiye'nin jeo-politik konumu başrol oynamasıdır.
Ve o dönemde, Türkiye'de bu projenin alt yapısı Özal ve Demirel hükümetleri tarafından hazırlanmıştır. Bu projeyle başlayan, yeni dönem içinde oluşturulan toplum bilinci ve paradigmaları, Türk toplumunun önüne yeni bir sayfa açmış, ve yüzyıllardır sahip oldukları değerleri zaman içinde önüne konan terör ve ekonomik politikalarla yitirerek, kendi içinde bölünmeler yaşamıştır. Ortak hareket etme bilinci ve paradigmaları kişiselleştirilip, ülkenin ortak çıkarları için değil,sadece kendi çıkarları için var olan topluluklar haline getirilmiştir. Buna en iyi örnek de,dönemin Başbakanı Özal'ın ABD tendanslı devlet politikalarının halk tarafından benimsenmesi için, ileri sürdüğü, "Benim memur'um işini bilir" önermesini halka sunmuştur.Ve bunun bir toplumsal paradigmaya dönüşmesi de, önce devlet kademelerinde ve iş hayatında daha sonra bu anlayış toplumun bütün katmanlarında hayata geçirmiştir. Yıllar içerisinde bu paradigma, halk arasında zaman zaman, "Başarıya giden her yol mübahtır" veya "Gemisini yürüten kaptan, bin yaşasın" şeklinde kabul görse de, bu paradigma son otuz yıldır toplum üzerindeki etkisini hiç kaybetmemiştir. Ayrıca, Menderes yönetiminden miras kalan, 'Bal tutan parmağını yalar', (Devlet deniz yemeyen domuz) paradigmaları ilk etapta toplumun ahlaki değerleriyle örtüşmediğinden, toplum tarafından tepkiyle karşılansa da zaman içerisinde enjektörle zerk edilen morfin gibi yavaş yavaş yıllar içerisinde kabul görüp, artık siyetçilerin, millete hizmet vermek için değil, kendilerini zengin etmek için çalıştıkları düsüncesini benimseyip kendi hayatlarında da bu paradigmaları uygulamaya başlamışlardır.Çünkü, Türk Milleti büyük sözü dinler!
Büyük orta doğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını, ve bunu, sanki bu tür yaşayışın toplumların kaderiymiş gibi toplumlara algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP'nin altyapısını hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fettullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, oluşturulan politik paradigmalar sayesinde başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz.. Ve projenin en önemli özelliği, toplumun yapısını değiştirmeye yönelik yapılan çalışmaları, topluma hissettirilmeden sanki doğal gelişen bir değişim süreciymiş gibi toplumlara algılatılmasıdır. Zaten paradigma politikaların en vurgulayıcı özelliği budur. Son elli yıldır bu şekilde oluşturulan paradigma politikalarla yönlendirilen Türk toplumu yüksek dozda morfin verilmiş gibi uyutulmuştur ve hala da uyutulmaya devam ediliyor.
Bunun en son örneği ise, anayasada yapılmak istenilen değişikliklerin başında, “Türk Devleti’nin tebaası olan herkes, Türk vatandaşıdır.” ibaresi yerine, “Devlete bağlı, etnik köken farklılığı gözetmeksizin, herkes Türk’tür.” İbaresi getirilmesi istenmektedir.
Burada yapılmak istenilen gerçek niyet, Devlet’in başındaki Türk kelimesi kaldırılarak, Devleti kimliksiz bırakıp, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, United State haline çevirme çabası vardır. Ve bunu yaparken de dini ve etnik köken kelimeleri kullanılarak, insanların dikkatlerini bu minvalde yoğunlaştırarak, gerçekte yapılmak istenen düşünceden uzaklaştırmak çabasıdır. Burada farklı etnik kökenli insanları aynı seviyede gösteriliyormuş gibi algılatılıp, aslında devletin üniter yapısını bozmaya yönelik bir çalışmadır. Sosyolojide buna paradigma kayması veya değişmesi denir. Yani toplumun kabul ettiği doğrular sistematiğini yani, paradigmalarını (kavramsal algılamalarını) yine topluma hissettirilmeden değiştirilmesidir. Toplum için önem arz eden değerleri veya kalıplaşmış düşünce biçimlerini, topluma hissettirilmeden yerine yeni değerler ve düşünce biçimlerinin oturtulmasıdır.
10 Ocak 2009 Cumartesi
Paradigmaların insan hayatında ve toplumsal yaşamda yeri ve önemi
PARADİGMALARIN İNSAN HAYATINDA VE TOPLUMSAL YAŞAMDA YERİ VE ÖNEMİ
Bugün sosyal bilimlerde kullandığımız kavramların önemli bir kısmı, "içerisi" ile "dışarısı" arasında yapılan ayırım etrafında şekillenmekte ve kavramsal algılarımızın sınrlarını oluşturmaktadır. Buna paradigma denmektedir. Paradigma insanın dünyayı algılamak için kabul ettiği doğrular sistematiğidir. Paradigmalarımız bakış açımızı ve bunun sonucunda ortaya çıkan davranış biçimlerimizi yönetir. Bu yüzden de,bu doğrular sistematiğinde oluşturulan paradigmalar kişiden kişiye ve toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Her hangi bir konu üzerinde çok çeşitli yorumların oluşması, kavramsal algılarımızın (paradigmalarımızın) birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Paradigma bir tür zihin haritasıdır. Belirli durumlarda nasıl davranılmasını ortaya koyan bir kalıptır. İnsanoğlu, doğduğunda anlam dünyası yada zihin haritası boş bir haldeyken, zamanla ailesi başta olmak üzere, içinde yaşadığı kültür ve eğitim ortamı bu haritanın an çizgilerini oluştururlar. Paradigma, toplum olarak kullandığımız ortak bir jargon, ortak bir şablon olması sebebiyle bizi yakından igilendiren bir konudur. Bu yüzden de toplumların sahip oldukları toplumsal paradigmaları, toplumların bilimsel, dinsel ve kültürel yapılanmalarına ayna tutar.
İnsan unsuru basit bir yaratık değildir. O, düşünebilen, hayal edebilen, üretebilen ve duyguları olan, çok donanımlı bir yapıya sahiptir. Bunun için toplumları oluşturan bireylerin, içinde yaşadığı toplumun, bulunduğu coğrafyası itibariyle sahip olduğu kültürel zenginliği ile yoğurulup, eğitimle birlikte bilinç düzeyi yükseltildiğinde, insan kalitesi çok yüksek toplumlar oluşturulur. Bir ülkenin en başta gelen zenginlik kaynağı, ülkedeki insanların beyinleri ve bu beyinlerin kullanım kapasiteleridir. Eğitim, her insandaki beyin kullanma yeteneğini yükseltir. Ancak, günümüz insanının kavramsal algılamaları (paradigmaları), içinde bulunduğumuz çağla birlikte aynı paralellikte gelişmiyor. İnsan beyninin akademik ağitimle birlikte en üst saviyeye çikabileceğini biliyoruz. Bilimsel gelişmeler ve bunun doğrultusunda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler bize bunu ispatlıyor.Bununla beraber kişilerin sosyal bilincini aynı şekilde yukarı çekmenin mümkün olmadığını,akademik eğitimle birlikte, toplumun kendi içinde oluşturduğu yaşam öğretilerini de (toplumsal değerleri, ahlaki değerleri, dini değerleri) kişilere doğru bir şekilde empoze edilmesi gerektiğini gösteriyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan kişisel paradigmaların, toplum paradigmalarıyla aynı düzlemde buluşmasını sağlamak kolaylaşıyor. Yaşam kalitemizi yukarıya çekebilmek için, yaşamı algılayış ve yorumlayış biçimimizle kendi tarzımızı yani paradigmamızı geliştirmek ve onunla şekillendirdiğimiz bir yaşam felsefesi, dünya görüşü oluşturmak zorundayız. Yaşama çoğu zaman yanlış, önyargılı veya toplum tarafından tarafından empoze edilmiş paradigmalarla bakıyor ve kendi paradigmamıza hükmedeceğimize onu başkalarının ellerine bırakıp, yaşam kalitemizi çok düşük seviyelerde tutuyoruz.
Günümüzde içinde bulunduğumuz toplum yapısında, oluşmuş kişisel paradigmalar, toplumun paradigmalarıyla ne derece örtüşüyor. Öncelikle bunu irdelemek gerekiyor.
Her ırkın kendine özgü kültüre, dile ve dine sahip olması, gerek insanlar arasında, gerekse toplumlar arasında birbirinden farklı bakış açılarının oluşmasına en önemli etkendir. Çünkü insanoğlu, dünyaya getirdiği her çocuğa öncelikli olarak kendi ırkının dilini, dinin ve kültürünü empoze eder. Doğan çocuğun ilk önce ruhuna ekilen, ırkının özellikleri ve ailesinde ve yakın çevresindeki paradigmalardır. (mevcut, toplumsal bakış açısı) İnsanoğlu, uzunca bir süre ailesinin yakın çevresinin ve de toplumun kendisine sunduğu paradigmaları doğru sayarak, yani, kendi paradigmasını oluşturana kadar olan sürede, toplumsal paradigmalarıyla yaşar. Toplumsal paradigmalarımızın doğrusunu veya yanlışını ne zaman çözeriz, ne zaman yargılar, analiz ederiz? Bilimsel düşünceye sahip olana kadar ve gerçeğe saygı duyana kadar. Gerçek, yaşamın çıplak ve en objektif yanıdır. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş süresinde kişinin alacağı eğitim ve o güne kadar kendisine verilen toplumsal bakış açısının sorgulanmasıyla birlikte (o güne kadar kendisine öğretilen doğruların sorgulanıp, analiz edildikten sonra, kendi algılamasına göre toplumsal paradigmaların oluşturulması) kendi kişisel bakış açısını, yani kişisel paradigmalarını oluşturur. Ve o günden sonra çizgisini ve izleyeceği yolu, kendi kişisel paradigmalarıyla yönlendirmeye başlar.Toplum içinde yaşarken, kişisel paradigmalarla, toplumsal paradigmalar arasında çok büyük farklar yani, uçurumlar olmaması gerekiyor. Toplum içinde yaşarken, toplum tarafından kabul görmüş değerlerde birleşim gösterip, o değerlere sahip çıkılan bir yol izlenmelidir. Yalnız, bunu yaparken, güncelliğini yitirip, artık fonksiyonel özelliğini yitirmiş değerlere körü körüne inanıp, uygulamak yerine bunları, kişisel paradigmalarımız sayesinde yeniden revize edip, hayata geçirmek lazımdır.
Son elli yıldır gelişen golabal gelişmeler sonucunda ve hızlı artan dünya nüfusu sayesinde, toplumlar, mevcut kültürlerini,coğrafyasını ve ekonomik sistemlerini koruyamamış,sahip oldukları yaşam öğretilerini, sosyoekonomik ve politik gelişmeler sayesinde, yitirmiş ve farklı kültürlerden oluşan toplumlar haline gelmiştir. Bu karma toplumlar, kişileri bireysel yaşama yönlendirmiştir. Bu sayede, bireysel yaşam, kişileri, toplum bilincinden ve sorumluluğundan uzaklaştırıp, sadece kişisel paradigmaları doğrultusunda hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. Ve bu durum kişiyi, toplumun öngördüğü paradigmalarla karşı karşıya getirmiştir. Bu aynı zamanda kişisel gelişim açısından da insanları köreltmiş ve sosyal bilincinin güdük kalmasına sebeb olmuştur. Örneğin kişi kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederken, içinde yaşadığı toplumun mevcut değerlerini ve menfaatlerini rahatlıkla gözardı edebiliyor ve hiç bir şekilde gelişmemiş sosyal bilinciyle de bundan rahatsızlık duymuyor. Bu durum, öngörülen bireysel yaşamın, insan kalitesini ne kadar düşürdüğünü ve bunun topluma yansıması ,aynı şekilde organize olamayan ve toplum bilincini oluşturamayan, sosyal bilinci düşük topluluklar haline dönüştüğünü göstermektedir.
Bugün içinde bulunduğumuz toplum da bu durumdan yeterince nasibini almış durumdadır. Yıllardır süregelen yanlış politakalar, içinde bulunduğumuz toplumu böyle bir açmaza sürüklemiştir. Görülüyor ki, toplumu yönlerdiren unsurlar, bu oluşum sürecinde kişisel menfaatleri ön plana çıkararak, mevcut toplum paradigmalarını global değişim adı altında değiştirmeyi başarmış ve toplumu bir arada tutan dinamiklerinden uzaklaştırmıştır. İnsanları banka cüzdanlarının kalınlığı ile değerlendiren materyalist batı felsefesinin, 'yükselen değerler' namıyla bize empoze etmekte olduğu gibi iç huzurumuzu ve davranışlarımızı sadece maddi unsurların belirlediği, hiç bir derinliği olmayan, sığ düşüncelerin esiri olmuş insanlardan toplumlar oluşturuluyor. Ve biz de, padişahların kulu, kölesi olmaktan kalma ezikliğimiz yüzünden, kendine güveni olmayan, benliği gelişmemiş, batı kültürünün etkisinde kalarak kendisini onların karşısında adam saymayan, adam sayılmak için onları körü körüne taklit eden ve onların doğrularıyla yaşayan insanlar yetiştiriyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi bir de global yaşamın insanlar üzerindeki olumsuz etkisi, de eklenince çok vahim bir durum ortaya çıkıyor. Bu vahim durum da şudur: artık toplumları oluşturan insanların ortak duygu ve düşüncelerle bır arada hareket edemeyişleridir. Dolayısıyla, beraberlik duygusunun kaybolduğu bir toplumda, huzur aramak veya toplumsal gelişmeyi sağlamak pek mümkün görünmemektedir. Bu durum da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniter yapısını bozmak ve bölmek isteyenlerin son derece işine gelmektedir.
Yakın bir zamana kadar toplumlar paradigmalarını, dini, ahlaki ve yaşamsal öğretilerinden oluştururken, bugün artık, toplumsal paradigmalarımız yeni dünya düzeni anlayışıyla devlet politikalarıyla oluşturulmaktadır. Bunlara ideoloji paradigmaları denmektedir.
Bugün sosyal bilimlerde kullandığımız kavramların önemli bir kısmı, "içerisi" ile "dışarısı" arasında yapılan ayırım etrafında şekillenmekte ve kavramsal algılarımızın sınrlarını oluşturmaktadır. Buna paradigma denmektedir. Paradigma insanın dünyayı algılamak için kabul ettiği doğrular sistematiğidir. Paradigmalarımız bakış açımızı ve bunun sonucunda ortaya çıkan davranış biçimlerimizi yönetir. Bu yüzden de,bu doğrular sistematiğinde oluşturulan paradigmalar kişiden kişiye ve toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Her hangi bir konu üzerinde çok çeşitli yorumların oluşması, kavramsal algılarımızın (paradigmalarımızın) birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Paradigma bir tür zihin haritasıdır. Belirli durumlarda nasıl davranılmasını ortaya koyan bir kalıptır. İnsanoğlu, doğduğunda anlam dünyası yada zihin haritası boş bir haldeyken, zamanla ailesi başta olmak üzere, içinde yaşadığı kültür ve eğitim ortamı bu haritanın an çizgilerini oluştururlar. Paradigma, toplum olarak kullandığımız ortak bir jargon, ortak bir şablon olması sebebiyle bizi yakından igilendiren bir konudur. Bu yüzden de toplumların sahip oldukları toplumsal paradigmaları, toplumların bilimsel, dinsel ve kültürel yapılanmalarına ayna tutar.
İnsan unsuru basit bir yaratık değildir. O, düşünebilen, hayal edebilen, üretebilen ve duyguları olan, çok donanımlı bir yapıya sahiptir. Bunun için toplumları oluşturan bireylerin, içinde yaşadığı toplumun, bulunduğu coğrafyası itibariyle sahip olduğu kültürel zenginliği ile yoğurulup, eğitimle birlikte bilinç düzeyi yükseltildiğinde, insan kalitesi çok yüksek toplumlar oluşturulur. Bir ülkenin en başta gelen zenginlik kaynağı, ülkedeki insanların beyinleri ve bu beyinlerin kullanım kapasiteleridir. Eğitim, her insandaki beyin kullanma yeteneğini yükseltir. Ancak, günümüz insanının kavramsal algılamaları (paradigmaları), içinde bulunduğumuz çağla birlikte aynı paralellikte gelişmiyor. İnsan beyninin akademik ağitimle birlikte en üst saviyeye çikabileceğini biliyoruz. Bilimsel gelişmeler ve bunun doğrultusunda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler bize bunu ispatlıyor.Bununla beraber kişilerin sosyal bilincini aynı şekilde yukarı çekmenin mümkün olmadığını,akademik eğitimle birlikte, toplumun kendi içinde oluşturduğu yaşam öğretilerini de (toplumsal değerleri, ahlaki değerleri, dini değerleri) kişilere doğru bir şekilde empoze edilmesi gerektiğini gösteriyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan kişisel paradigmaların, toplum paradigmalarıyla aynı düzlemde buluşmasını sağlamak kolaylaşıyor. Yaşam kalitemizi yukarıya çekebilmek için, yaşamı algılayış ve yorumlayış biçimimizle kendi tarzımızı yani paradigmamızı geliştirmek ve onunla şekillendirdiğimiz bir yaşam felsefesi, dünya görüşü oluşturmak zorundayız. Yaşama çoğu zaman yanlış, önyargılı veya toplum tarafından tarafından empoze edilmiş paradigmalarla bakıyor ve kendi paradigmamıza hükmedeceğimize onu başkalarının ellerine bırakıp, yaşam kalitemizi çok düşük seviyelerde tutuyoruz.
Günümüzde içinde bulunduğumuz toplum yapısında, oluşmuş kişisel paradigmalar, toplumun paradigmalarıyla ne derece örtüşüyor. Öncelikle bunu irdelemek gerekiyor.
Her ırkın kendine özgü kültüre, dile ve dine sahip olması, gerek insanlar arasında, gerekse toplumlar arasında birbirinden farklı bakış açılarının oluşmasına en önemli etkendir. Çünkü insanoğlu, dünyaya getirdiği her çocuğa öncelikli olarak kendi ırkının dilini, dinin ve kültürünü empoze eder. Doğan çocuğun ilk önce ruhuna ekilen, ırkının özellikleri ve ailesinde ve yakın çevresindeki paradigmalardır. (mevcut, toplumsal bakış açısı) İnsanoğlu, uzunca bir süre ailesinin yakın çevresinin ve de toplumun kendisine sunduğu paradigmaları doğru sayarak, yani, kendi paradigmasını oluşturana kadar olan sürede, toplumsal paradigmalarıyla yaşar. Toplumsal paradigmalarımızın doğrusunu veya yanlışını ne zaman çözeriz, ne zaman yargılar, analiz ederiz? Bilimsel düşünceye sahip olana kadar ve gerçeğe saygı duyana kadar. Gerçek, yaşamın çıplak ve en objektif yanıdır. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş süresinde kişinin alacağı eğitim ve o güne kadar kendisine verilen toplumsal bakış açısının sorgulanmasıyla birlikte (o güne kadar kendisine öğretilen doğruların sorgulanıp, analiz edildikten sonra, kendi algılamasına göre toplumsal paradigmaların oluşturulması) kendi kişisel bakış açısını, yani kişisel paradigmalarını oluşturur. Ve o günden sonra çizgisini ve izleyeceği yolu, kendi kişisel paradigmalarıyla yönlendirmeye başlar.Toplum içinde yaşarken, kişisel paradigmalarla, toplumsal paradigmalar arasında çok büyük farklar yani, uçurumlar olmaması gerekiyor. Toplum içinde yaşarken, toplum tarafından kabul görmüş değerlerde birleşim gösterip, o değerlere sahip çıkılan bir yol izlenmelidir. Yalnız, bunu yaparken, güncelliğini yitirip, artık fonksiyonel özelliğini yitirmiş değerlere körü körüne inanıp, uygulamak yerine bunları, kişisel paradigmalarımız sayesinde yeniden revize edip, hayata geçirmek lazımdır.
Son elli yıldır gelişen golabal gelişmeler sonucunda ve hızlı artan dünya nüfusu sayesinde, toplumlar, mevcut kültürlerini,coğrafyasını ve ekonomik sistemlerini koruyamamış,sahip oldukları yaşam öğretilerini, sosyoekonomik ve politik gelişmeler sayesinde, yitirmiş ve farklı kültürlerden oluşan toplumlar haline gelmiştir. Bu karma toplumlar, kişileri bireysel yaşama yönlendirmiştir. Bu sayede, bireysel yaşam, kişileri, toplum bilincinden ve sorumluluğundan uzaklaştırıp, sadece kişisel paradigmaları doğrultusunda hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. Ve bu durum kişiyi, toplumun öngördüğü paradigmalarla karşı karşıya getirmiştir. Bu aynı zamanda kişisel gelişim açısından da insanları köreltmiş ve sosyal bilincinin güdük kalmasına sebeb olmuştur. Örneğin kişi kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederken, içinde yaşadığı toplumun mevcut değerlerini ve menfaatlerini rahatlıkla gözardı edebiliyor ve hiç bir şekilde gelişmemiş sosyal bilinciyle de bundan rahatsızlık duymuyor. Bu durum, öngörülen bireysel yaşamın, insan kalitesini ne kadar düşürdüğünü ve bunun topluma yansıması ,aynı şekilde organize olamayan ve toplum bilincini oluşturamayan, sosyal bilinci düşük topluluklar haline dönüştüğünü göstermektedir.
Bugün içinde bulunduğumuz toplum da bu durumdan yeterince nasibini almış durumdadır. Yıllardır süregelen yanlış politakalar, içinde bulunduğumuz toplumu böyle bir açmaza sürüklemiştir. Görülüyor ki, toplumu yönlerdiren unsurlar, bu oluşum sürecinde kişisel menfaatleri ön plana çıkararak, mevcut toplum paradigmalarını global değişim adı altında değiştirmeyi başarmış ve toplumu bir arada tutan dinamiklerinden uzaklaştırmıştır. İnsanları banka cüzdanlarının kalınlığı ile değerlendiren materyalist batı felsefesinin, 'yükselen değerler' namıyla bize empoze etmekte olduğu gibi iç huzurumuzu ve davranışlarımızı sadece maddi unsurların belirlediği, hiç bir derinliği olmayan, sığ düşüncelerin esiri olmuş insanlardan toplumlar oluşturuluyor. Ve biz de, padişahların kulu, kölesi olmaktan kalma ezikliğimiz yüzünden, kendine güveni olmayan, benliği gelişmemiş, batı kültürünün etkisinde kalarak kendisini onların karşısında adam saymayan, adam sayılmak için onları körü körüne taklit eden ve onların doğrularıyla yaşayan insanlar yetiştiriyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi bir de global yaşamın insanlar üzerindeki olumsuz etkisi, de eklenince çok vahim bir durum ortaya çıkıyor. Bu vahim durum da şudur: artık toplumları oluşturan insanların ortak duygu ve düşüncelerle bır arada hareket edemeyişleridir. Dolayısıyla, beraberlik duygusunun kaybolduğu bir toplumda, huzur aramak veya toplumsal gelişmeyi sağlamak pek mümkün görünmemektedir. Bu durum da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniter yapısını bozmak ve bölmek isteyenlerin son derece işine gelmektedir.
Yakın bir zamana kadar toplumlar paradigmalarını, dini, ahlaki ve yaşamsal öğretilerinden oluştururken, bugün artık, toplumsal paradigmalarımız yeni dünya düzeni anlayışıyla devlet politikalarıyla oluşturulmaktadır. Bunlara ideoloji paradigmaları denmektedir.
8 Ocak 2009 Perşembe
KISSADAN HİSSE
Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama. Yine de boyun eğmezlermiş Aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı. -'Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor' demiş aslanlardan birisi. -'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken -'Bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan’mış söze atılan. -'Hayır' demiş, 'hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.’ İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler. O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere beş irikıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. - 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa.'Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kim bilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık. Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz. Hele öküzlerle hiçbir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defaatla saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahat otlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküz'ün suçu, verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demiş. Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz gerekliymiş. Bu gerçekten de günlerce sürüye hiçbir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. Acıktık demişler Topal Aslan'a daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını, bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına. -'Selam' diye girmiş söze. 'Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.' -'Nedir? ' demiş Boz Öküz merakla. -'Şu sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızda gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Hâlbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatını sürdürsün. Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. -'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? Diye sormuş biri Boz Öküz'e. - 'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek 'Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

