28 Şubat 2009 Cumartesi

Aşağıda verilen röportajlar www.meydanoz.net tarafından yayınlanmıştır.

Türk insanının içler acısı hali

20081007190111.swf

AKP'YE KİMLER OY VERİYOR?

01

24 Şubat 2009 Salı

EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI YAŞADIKLARIMIZA AYNA TUTYOR.

EKONOMİK TETİKÇİ JOHN PERKİNS’IN İTİRAFLARI YAŞADIKLARIMIZA AYNA TUTUYOR

“Bir ulusu yok etmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır; birisi kılıçla, diğeri borçladır”

JOHN ADAMS- (1735-1846)

Chas. T. Main Şirketi eski şef ekonomisti, JOHN PERKİNS

“Bir ekonomik tetikçinin itirafları” kitabının yazarı:

Biz, ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız ve çok farklı bir şekilde çalışırız. Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize en uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikeriz. Petrol gibi.. Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız; fakat gerçekte asla o para, o ülkeye girmez. Ülke yerine, o ülkede projeler yapan şirketlerimize gider. Bizim şirketlere ilaveten o ülkedeki enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, birkaç zengin insanın kar sağlayacağı şeyler.. Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun altına sokulur. Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu planın parçasıdır; geri ödeyemezler. Ardından biz ekonomik tetikçiler gider onlara deriz ki; “Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var ve ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü, petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın. Ülkenizde askeri üst kurmamıza izin verin veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin (Irak gibi..) yada bir dahaki BM seçiminde bizimle oy verin.” Elektrik şirketlerini özelleştiririz, sularını ve kanalizasyon sistemlerinizi özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız. Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve Dünya Bankası bu şekilde çalışır. Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki, ödenemez. Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler. Koşullara bağlı ve iyi yönetim talep edersiniz. Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar. Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, eğitim sistemleri de dahildir. Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız. Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbedir!

Şirketokrasinin izlediği politikalar nedeniyle dünyada her gün ortalama 24000 insan açlıktan ölmekte, çoğu çocuk olan başka on binlerce kişi kurtulmaları sadece maddi nedenlerle mümkün olmadığı için çeşitli hastalıklara teslim olmakta. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası günde 2 dolardan az gelirle hayata tutunmaya çalışırlar.

EKONOMİK TETİKÇİ KİMDİR?

Ekonomik Tetikçi: Net Görüntü İçinde Saklanmak

Küresel imparatorluğun çıkarlarına hizmet edenler bir çok farklı rol oynayabilir. John Perkins’in ortaya koyuşuyla, ekipteki her kişi bir ünvana sahiptir. Mali analizci,sosyolog ekonomist,vs… Ancak bu ünvanların hiç biri kişinin kendi tarzınca bir ekonomik tetikçi olduğunu ortaya vurmaz. Bir Londra bankası tüm personelini saygın üniversitelerden diplomaları olan insanın ancak Kent’de ya da Wall Street’de görmeyi umacağı marka giysiler kuşanmış insanların oluşturduğu bir offshore şube açar. Ancak bu kişilerin gündelik işi zimmete geçirilmiş fonları gizlemek, uyuşturucu satışlarından gelen paraları aklamak ve çok uluslu şirketlere vergi kaçırmakta yardım etmektir. Bunlar ekonomik tetikçidir. Bir IMF ekibi çok gereksinilen (ve karşılığı eğitim bütçelerinde kesinti yapmak, ekonomilerini Kuzey Amerikalı ve Avrupalı ihracatçıların tapon mallarının akışına açmak olan) ilave borç paketleri silahlanmış halde bir Afrika başkentine gider. Bunlar da ekonomik tetikçidir. Bir danışmanlık firması Bağdat’ın Birleşik Devletler ordusunun koruması altındaki Yeşil Bölgesinde iş yeri kurar, Irak petrol rezervlerinin yağmalanmasına zemin hazırlayacak yeni yasaların çıkartılmasını sağlar. Bunu yapanlar da ekonomik tetikçidir. Ekonomik tetikçi yöntemleri yasal (hatta devlet ve yetkili kurumlara dayatılan) yöntemlerden eksiksiz bir yasa kataloğundaki başlıkların hepsini ihlal eden gri bölgelere uzanır. Bunlardan yararlananlar hesap sorulamayacak, kınanamayacak kadar güçlü insanlar, birinci dünya çevreleri içine yuvalanmış elitlerle onların üçünü dünyadaki müşterileri, dünyayı istediği doğrultuda düzenleyerek çalışanlardır.

DENETİM AĞI

Üçüncü Dünya borçlarının yıllık ödemeleri 375 milyar dolar gerektirir ki, bu rakam aynı ülkelerin aldığı dış yardımın yirmi katıdır. Nüfusunun yarısı günde 2 dolardan az parayla geçinen Güney Kürenin varlıklı Kuzeyin desteğiyle ayakta kaldığı bu sisteme,”Marshall Planı Tepmesi” denir. Başarısız olmuş bir sistem nasıl olur da varlığını koruyabilir? Anapara az gelişmiş ülkelere borç ve başka finans şekilleri halinde akıyor ama (John Perkins’in vurguladığı gibi) bunun bir bedeli var; Borcun sağladığı boğucu hakimiyet Birinci Dünya hükümetlerine, kurumlarına ve ticari kuruluşlarına Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomileri üstünde kontrol sağlıyor. Üçüncü Dünya ülkelerini alın ve kurtulmaları son derece güç, git gide daha kapsamlı ve karmaşık bir hal alan son derece yaygın mali, askeri ve siyasi bir denetime sahip olan bir ağa yerleştirin.

Küresel Kuzeyin Denetim AĞI:

G8 Ülkeleri – Çok Uluslu Şirketler – Dünya Bankası – IMF

Az Gelişmiş Ülkelere Akan Fonlar:

*Şişirilmiş projeler için verilmiş borçlar
*Yapısal düzenleme borçları
*Gelişim kredileri
*Silah yardımları
* İhracat kredilendirme kurumları aracılığıyla sağlanan fonlar
*Offshore operasyonları

Yardım, Kredi ve Yatırım Sağlama Koşulları:

*Kaynak geliştirme imtiyazları
*Paylaşım sözleşmelerinde tek yanlı yararlılık
*Yerel elitlerle ortaklık
*Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi
*Gümrük tarifelerinin tek yanlı indirimi
*Gereksiz savunma ve güvenlik gücü oluşturulması
*Özel şirket projelerinin gerçekleştirilmesi için kamu yatırımı
*IMF bütçe denetimleri

Paranın Birinci Dünyaya Geri Akış Yolları:

*Kontratlar, borç ödemeleri ve şişirilmiş projelerden alınan bedeller
*Hileli ihaleler
*Anapara kaçışı
*Offshore hesaplarına yatırılan paraların komisyonları
*Manipüle edilen emtia piyasaları
*Zimmete geçirilip, offshore hesaplarına aktarılan paralar
*Silah satışı anlaşmaları
*Tahsisli hizmet ve tedarikçiler
*Vergi kaçırma, para aklama
*Para transferlerinde bedel kaçakları

Uygulama:

*Hileli seçimler
*Rüşvetler
*Askeriyeye ve güvenlik güçlerine sızmalar
*Yerel para biriminin ve faiz oranlarının manipüle edilmesi
*İşbirliğine yanaşmayan liderlerin öldürülmesi
*Yerel milislerin ve güvenlik güçlerinin kullanılması
*Askeri müdahale

Nasıl? Bütün bu anlatılanlar size de tanıdık geliyor mu?

YAPILAN BU İTİRAFLAR ÜZERİNE TÜRK MİLLETİ OLARAK GÖRMEMİZ GEREKEN GERÇEKLER

1917 yılında Bolşeviklerin isyanı ile tercihini Sosyalist rejimden yana kullanan Rusya bu paylaşım savaşı sonrasında sınırlarını Orta Avrupa’ya kadar genişletmiş, hatta Almanya’nın iç kısımlarına kadar geldiği için, Berlin kenti bir duvarla ikiye bölünmüştü. Aslında bölünen yalnızca Almanya değildi; siyasi ve sosyal anlamda Avrupa bölünmüştü.

Sermayenin önünde iki seçenek vardı. Ya anti-demokratik, emperyalist ve tümüyle sömürüye dayalı sistemine devam edecek ve muhtemelen bütün Avrupa’nın Sosyalizme geçmesine seyirci kalacak ya da Avrupa’ da tüm dünyanın imreneceği, göreceli de olsa demokratik, eşit ve paylaşımcı bir sosyal devlet anlayışını inşa edeceklerdi. İkinci yolu seçtikleri takdirde hasımlarına kapitalist sistemin adil, eşitlikçi ve demokratik olduğunu göstererek Sosyalist Blok halklarının aklını çelmekle kalmayacak, bir yandan da Avrupa halklarının gözünün sosyalist sistemde kalmamasını sağlamış olacaklardı. Üstelik bu Sosyal Devletlerin nimetlerinden yine en fazla yararlanacak olan kapitalist sistem olacaktı. Sanayiye yapılan alt yapı yatırımları ( ulaşım, enerji, bankacılık,iletişim vs.) muazzam harcamalar gerektiriyordu ve bu harcamaları halkın sırtından (Vergilerle) Devlete yaptırmak ve daha sonra özelleştirme adı altında el koymak çok daha karlı olacaktı. Bütün bunlar oluşturulurken toplumun eğilimlerini bu minvalde oluşturmaları gerekiyordu. Çok iyi de becerdiler.

Yukarıda verdiğim denetim ağı maddelerini inceleyecek olursak, 1950’lerden beri her bir maddenin adım adım üzerimizde uygulandığını görürüz. O günden bugüne kadar olan süreçte, ülkemizde yapılan bu uygulamaları madde madde yazmaya kalkarsak, ciltler halinde kitap olur.

Kısaca özetlemek gerekirse:

Marshall Planını uygulamak, Avrupa’nın ortak mirasını koruyup geliştirmek ve üye olan ülkelerin yaşam standartlarını aynı düzlemde kurgulayabilmek için kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütüne (OEEC,1949), o mirasın sahiplerinden sayılarak, kuruluşundan hemen sonra çağırılan üç ülkeden biriydik. Teklifi kabul ederek, hiç ihtiyacımız olmadığı halde Marshall yardımını alarak üye olduk. O dönemde, coğrafi durumunuz müsait değil diyerek, Türkiye’yi NATO’ya almak istemeyenler, OEEC’ye ortak mirasçı vasfıyla bizi örgüte dahil ettiler. Daha sonra ne oldu da bu fikirden vazgeçtiler? Bunun cevabını John Perkins veriyor. Bizim ekonomik kaynaklarımızı ele geçirip, toprak bütünlüğümüzü yok edip, bizi devlet olarak ortadan kaldırıp, dünya üzerinde hakimiyeti kurgulamak ve Ortadoğu’yu ele geçirmek için bizi Avrupa Birliği yerine Büyük Ortadoğu Projesine dahil ettiler.

Büyük Ortadoğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını ve bunu sanki, toplumların kaderiymiş gibi algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP’nin alt yapısının hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fethullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, önümüze konulmasının, yukarıda yapılan itiraflar sebebiyle, gelişi güzel bir tesadüf olmadığını bize ispatlıyor. İlginç olan ise, bu zamana kadar gelen Başbakanlar arasında, R.T. Erdoğan’ın bu projeye eş başkan seçilmesidir. Bundan önceki Başbakanlara niye teklif edilmemişti? Ya da edilmişti de bizim mi haberimiz olmamıştı? Sebebi, yıllardır adım adım alt yapısı oluşturulan bu projenin son ayağına gelinmiştir. Yakın bir gelecekte ortaya çıkacak yeniden paylaşım savaşında, bölgeyi Ruslara kaptırmamak için Türkiye’yi kendi kontrolünde tutup, bölgede hakimiyeti sağlamak açısından, kendi sözünden çıkmayacak hükümeti destekleyerek, bölgede İsrail devletini güçlü kılmaktır.

Marshall Planının kabulünden sonra 28 Mart 1949 tarihi bize neyi hatırlatıyor? İsrail Devletini tanıyan ilk Müslüman ülke olduğumuzu… Bu da şunu gösteriyor; artık o tarihten bu güne kadar olan oluşturulan iç ve dış politikalarımız ABD’yi ve Avrupa’yı güdümünde tutan Siyonistler tarafından oluşturulduğudur. Yıllarca halkı, Avrupa Birliğine üye olacağız vaatleriyle kandırarak oy toplayanlar, muhtemelen bu düşünceye kendilerini de inandırmış olacaklar ki, bu sebeple de 1950’lerden beri ülke çıkarlarına ters düşecek ne kadar talep olduysa, bu hayaller doğrultusunda hepsini yerine getirmişlerdir. Bugün, ABD ve Avrupa tarafından üzerimizde oluşturulan bu denetim ağını ortadan kaldırılması için, kendi ülkemizi bir şekilde yeniden ele geçirip, köklü reformlarla devletin yapısını ve işleyişini yeniden kurgulamak gerekmektedir. Bunun için de millet olarak bir an önce uyanıp, milli mücadeleyi yeniden başlatıp, önce ülke işgalden kurtarılmalıdır.

Diyeceksiniz ki, bütün bunları anlamamız için bu itiraflara ihtiyacımız mı var? Tabi ki yok. Ancak morfin verilmiş gibi uyutulan bu insanlara gerçekleri anlatabilmek için ve olan biteni çok iyi anlayan insanların söylediklerinin, birer komplo teorisinden ibaret olmadığını ispat edilmesi açısından ve kamuoyunun bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi bakımından son derece önemlidir.

21 Şubat 2009 Cumartesi

ENTELEKTÜEL İFLASIMIZ

ENTELEKTÜEL İFLASIMIZ

Sloavoj Zizek, Critical Inquiry'in 2008/4 sayısındaki yazısına bir soruyla başlıyor: "Bugün acaba niçin tek sorun bir eşitsizlik, sömürü,adaletsizlik sorunu olarak değil de hoşgörüsüzlük sorunu olarak görülüyor? Acaba niçin çare olarak özgürleşme, siyasal mücadele, hatta silahlı mücadele değil de hoşgörü öneriliyor? İlk akla gelen yanıt, liberal çok kültürcülüğün temel ideolojik harekat olarak siyasetin kültürelleşmesi oluyor. Siyasal farklar, siyasal eşitsizlik, ekonomik sömürü gibi şeylere bağlı farklar, verili ve değiştirilemez ve o yüzden de ancak hoş görülebilir olan farklı yaşam tarzları kültürel farklılık kılığına sokularak doğallaştırılmakta ve nötralize etmektedir."

Bu soruyu biz de kendimize sorduğumuzda ortaya çıkan cevap maalesef ki, içine düştüğümüz karanlığın farkına varmadan, ne kadar gelişmiş,aydın ve çağdaş olduğumuzu bize öğrettiklerini görüyoruz. Oysa ki, baktığınız zaman emperyalist güçlerin çağdaşlık adı altında, son elli yıldır önümüze koydukları paket programlarla, toplumsal yapılanmalarımızı, algılarımız vasıtasıyla değer yargılarımızı, çağdaş olmanın bir getirisi olarak her türlü ahlaki bozukluğu ve kültürsüzlüğü hoşgörü altında değiştirerek ve doğru bildiğimiz bütün kavramların içi boşatılarak, bize sunuluyor. Bu aşamada, emperyalizmin ve el ulaklarının sorunu, Türk Devrimi'nin yaşamsal kavramlarının içinin boşaltılmasıdır. Bunun aracı da, Cumhuriyet simgelerini ortadan kaldırmaktır. Türk Aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültürün etkisinde kalmış olup, entelektüel bir iflas ortamında yaşıyor. Bunun sebebi, Osmanlı dönemi kültürü inkar edilince, geriye halk edebiyatı dışında pek bir şey kalmıyordu. Ortaya çıkan kültür boşluğu da Batıya daha çok yaslanarak ve oradan daha çok kültür ithalatı yapılarak doldurulmaya çalışıldı. İthal edilen de pozitivist burjuva kültürüydü. Bu yüzden de Türk aydınları düşünsel, ideolojik ve kültürel bir bağımlılığa düşüyor. Bu bağımlılık, yaşadıkları dünyayı ve kendi toplumlarının gerçeğini kavaramalarını giderek zorlaştırıyor. Bütün bu olup bitenler, ahlaki ve entellektüel bir iflas göstergesidir. Çünkü aydınlar doğrudan katılmıyor da olsalar, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinmekte ve anlaşılması olanaksız yargılarla durumu hoş göstererek, ona ortak olanların karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilmeye açık ve müsait olduğunu görüyoruz. Buna örnek olarak da, son dönemde ortaya çıkan, 1915'te Ermeniler'in tehcir kararıyla ilgili olarak, bugün aydın sınıfında gördüğümüz insanların (Prof. Ahmet İnsel, Prof. Baskın Oran, Dr Cengiz Aktar, gazeteci Ali Bayramoğlu v.b.gibi) Ermeni'lerden bireysel olarak özür dilemek amacıyla başlattıkları imza toplama kampanyasının, bugün içine düştüğümüz karanlığın acı bir tablosu olarak karşımızda durmaktadır. Bugün bu konuda yaşadığımız en büyük problem, sadece iktidarları destekleyecek ve iktidarın yönlendirmesiyle hareket edecek kişileri, bilgili kişileri aydın olarak benimsiyoruz. Buna örnek olarak da, Ahmet Altan bir Türk aydını olarak, bir yazısında şöyle diyor: "Din bu toplumun varoluş temellerinden biri ve belki de en önemlisidir. Onun için biz bunu (reel) siyasetin dışına çıkartıp, sosyolojik ve kültürel olarak aldığımız vakit, tekrardan kent dindarlığı doğar." Burada bu aydınımızın yaptığı yönlendirme, sanki, böyle bir şey yokmuş da, dini siyasetin içinden çıkarırsak, kent dindarlığı ortaya çıkarmış. Görüldüğü üzere, toplumun büyük bir kısmının, özellikle şehir insanının, Ahmet Altan'ı çok değerli bir aydın olarak görürken ve onun düşüncelerini doğru kabul ederken, o ise, iktidarın halka benimsetmeye çalıştığı düşüncelerin bayraktarlığını yapmaktadır.Oysaki aydın olmanın bir de entellektüel olma boyutu vardır. Tamamında olmasa bile, belli bir grubu oluşturacak entellektüel zümreye de ihtiyaç vardır. Entellektüelin ayırdedici niteliği, onun siyasal iktidardan ve siyasal iktidarın gerisindeki egemen sınıflardan bağımsızlığı, siyasal iktidar karşısında eleştirel bir tavır içinde olmasıdır. Burada onemli olan zihinsel ve ahlaki bir eğilimdir. Ve bu eğilime uygun davranabilme, tavır alabilme yeteneğidir.


Buradan da anlaşılacagı gibi, insanoğlunun algılaması kendisini ele geçirebilecek her gücün karşısında ne kadar savunmasız, çaresiz ve kandırılabilir olduğunu görüyoruz. Çünkü insanlar, hem toplumsal değerler açısından yaşanan erozyon yüzünden hem de aldıkları yetersiz eğitim sistemleri yüzünden algılamaları da yetersiz kalıyor. Analiz ve sentez yetenekleri olması gerektiği şekilde gelişemiyor, bu yüzden de muhakeme yetenekleri gerektiği gibi çalışmıyor. Karmaşık konuları doğru algılayıp, çözümleyebilmek için algılamanın yüksek seviyede olması gerekiyor. Kavramsal algılamaların (paradigmaların) bütünü, insanların bakış açısını oluşturur. Yaşanan olayların insanlar üzerindeki etkisi, insanların izleyeceği yolu belirler. Bakış açılarını da bu olaylar üzerinden geliştirdikleri için, algılaması yüksek olanlar, algılaması yüksek olmayanlara nazaran, gerçekleri daha net görebilmektedirler. Bunu tüm insanlar üzerinde başarabilmek için, insanların, gözlemleme, anlama, sorgulama, araştırma ve çözüm üretebilmeleri yönünde geliştirilmeleri lazımdır.

15 Ocak 2009 Perşembe

TOPLUMU YÖNLENDİREN POLİTİK PARADİGMALAR

TOPLUMU YÖNLENDİREN PARADİGMA POLİTİKALARI
Toplumsal paradigmaların oluşmasında, sosyo-ekonomik gelişmelerin ve bu konular üzerinden oluşturulan siyasi politikaların rolü olduğundan bahsetmiştik. Yüzyıllardır, dünya üzerinde var olan güç ve iktidar kavgalarını sürdürenlerin en önemli silahları, toplumlar olmuştur. Toplumlar üzerinden yürütülen ekonomik ve siyasi politikaların, toplumlara hiç bir faydası olmadığı gibi, bu sayede ortaya çıkan yaşam modellerinin de, toplumun ortak çıkar ve menfaatlerini güçlendiren,toplumları ayakta tutan,birlik ve beraberlik duygularını ortadan kaldırarak, kendi içlerinde bölünmeye yönelik bir sistemin oluşmasını öngörmektedir. Buna göre ,bölünmüş ve ekonomik gücü zayıflatılmış toplumları yönetmek her zaman daha kolay olmuştur. (B.O.PROJESİ) Böl ve yönet mantığı hakim olan bu sistemin içinde yer alacak toplumlar, artık yaşamsal algılamalarını sistemin kendisine sunduğu olgular içerisinde, farkında olmadan tamamen kendilerini yönetenlerin menfaatleri doğrultusunda oluşturmak durumundadırlar. Buna en güzel örnek de, günümüzde yaşanan türban sorunudur. İnsanlar kendilerine dayattırılan bu siyasi paradigmayı, farkında olmadan, sanki toplumun öngördüğü bir paradigmaymış gibi yaşayarak, toplumu kendi içinde bölünmeye yönelik bu çalışmaya hizmet veriyor oluşlarıdır. Aynı 80 öncesi yapılan toplum içinde siyasi bölünmeler gibi...

Toplumsal bölünmeleri oluşturan unsurları, öncelikle, ABD devletinin kurgulanmasından sonra ortaya çıkan yeni dünya düzeni adı altında oluşturulmuş politikaların ve bunun üzerinden yeniden yapılandırılan dünya ekonomilerinin üzerinden ele almak gerekir. Noam Chomsky(Dilbilimci, Sosyolog), son beş yüzyıldır yaşananları öğrenmenin genel bir tarih bilgisinden öte, bugün neler olduğunu ve mevcut işleyişin farkına varma adına önemli olduğunu belirtmektedir. Amerikan yaşamının zihinleri alt üst eden ideolojik baskısından özgür olmalıdır diye yazan Noam Chomsky, ABD'de devletin üst kademelerinin ve büyük şirketlerin düşünceyi ve düşünen halkı düşman gördüklerini, bunun için halkın düşüncelerini kontrol etmek için çaba sarf ettiklerini sosyalist düşüncenin diğer ülkelere göre çok düşük olduğunu örnek olarak ABD gibi büyük bir devletin sadece emperyalist bir belediye başkanına sahip olduğunu, düşünceleri kontrol etmek için medyanın kontrol edildiğini toplumun depolitize olmuş bir yapıya sahip olduğunu bu nedenle toplum genelinde dini bağlılığının diğer ülkelere göre daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Bu kontrol mekanizması nedeniyle Noam Chomsky'nin de aralarında bulunduğu muhalif entellektüeller medyada yer edinememekte, marjinalize edilmekte, düşüncelerini geliştirecek ortamlardan yoksun bırakılmaktadırlar. Nasıl? Bu anlatılanlar size tanıdık geldi mi?
Noam Chomsky'nin anlattıklarıyla, son yüzelli yıldır içinde bulunduğumuz toplumun yönetilme şekliyle birebir örtüştüğünü görüyoruz. Ve biz hala, özgür bir toplum olduğumuzu, kendi irademizle kendimizi yönettiğimizi düşünüyoruz. Daha doğrusu uygulanan politikaların kendi politikalarımız olduğunu düşünüyoruz. Sömürgeciliğin artık globalizm adı altında toplumlara empoze edildiğini ve halka hissettirilmeden sahip olduğu değerler üzerinden ekonomik ve siyasi güçlerini oluşturduklarını görüyoruz.Dolayısıyla, bu sayede oluşturulan kişisel paradigmaların, toplumsal paradigmalara dönüştürülebilmesi için, mevcut paradigmaları ortadan kaldıracak ve bu sisteme hizmet edecek yeni toplumlar ortaya çıkartılarak, toplumun sosyolojik yapısı yeniden düzenlenmektedir. Bu sayede de istenilen yeni düzen biçimi de sadece mevcut güç odaklarına hizmet etmektedir. Özellikle son elli yıldır bu toplumda oluşturulan en etkili paradigmalar: "Başarıya giden her yol, mübahtır veya gemisini yürüten kaptan bin yaşasındır". Elli yıldır bu toplum üzerinde olgunlaştırılmış en bariz paradigmalardır. Bu paradigmalar, Amerika'nın "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" paradigmalarının Türkiye'ye yansımış halidir. Amerika tarafından desteklenen Demokrat partinin kadrolaşıp, ülkeyi ele geçirme düşüncesiyle, Amerikan tendanslı politikalar gereği, toplumun sahip olduğu bütün değerleri paraya çevirmiştir. Ve kadrolaşma çabalarının uzantısı olan, toplumun değer yargılarına ters düşen rüşveti, geliştirdikleri paradigma politikalarla zaman içinde halkın tabanına yaymaya başladılar.Tabii, bu aynı zamanda toplumun genel bakışında artık, siyasete ve siyasetçiye inanılmaz ve güvenilmez bir paradigmanın ortaya çıkmasına sebep oldu. Buna örnek olarak da gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in 14 Eylül 2008 tarihinde Hürriyet gazetesinde, köşesinde yazdığı Paradigmalar da iflas ederler yazısıdır. Cüneyt Ülsever yazısında;
Türkiye'deki bazı insanların paradigmalarında Cumhuriyet kurumlarının,tamamı ile olmasa da, büyük çapta onları dışladığı düşüncesi vardır. Bu insanların ve Cumhuriyet ile sıkıntısı olmayan diğer bazı insanların ortak paradigmalarında ise siyasetçilerin büyük çapta yolsuzluğa açık insanlar olduğu inancı hakimdir. Siyasetçiler yolsuzluk yapar paradigması,1980'lerin başından itibaren büyük çapta kabul görmeye başlamıştır. diye bahsetmektedir. Ve yazısına şöyle devam etmektedir;
Milli görüş ve cemaatler yıllardır kendi paradigmalarını insanlara sabırla kabul ettirme mücadelesi vermişlerdir. Onların 3'lü paradigmalarına göre:
1-Dindar insan iç gruptur. ( Toplum tarafından benimsenen grup)
Dindar insan, dışlanan insanın bir parçasıdır. Örneğin; Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye Başkanlığı sırasında imar izni olmayan bir evde oturduğu için merkez medya tarafından eleştirilirken, İstanbul'da imar izni olmayan evlerde oturan milyonlarca insan onu kendinden bilmiştir.
2- Dindar insandan Allah korkusu vardır.
Dindar insan namusludur,çalmaz,yolsuzluk yapmaz, daima yenilenin yanındadır.
3-Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir.
Zira o hem dışlanan muhafazakar hayatı merkeze taşıyacak,hem de devlet-vatandaş ilişkisini tersyüz edecektir.
Türkiye insanı sosyalizmi ve diğer sol önerileri dış-grubun önerisi addederek dışlarken, muhafazakar tatlar taşıyan Menderes'leri, Demirel'ler,Özal'ları bağrına basmıştır. Ancak, Özal ve Demirel dönemlerinin 2. paradigmayı ( Dindar insanda Allah korkusu vardır ) doğrulamadığı ortaya çıkmaya başlayınca şüpheler ağır basmaya başlamıştır. Bu şüpheler giderek 3. paradigmanın da sorgulanmasına yol açınca bu dönemler sona ermiştir.
Recep Tayyip Erdoğan, 3 paradigmaya birden sahip insan algılaması yarattığı için iktidar oldu. Erdoğan'ı laiklik ekseninde dövmeye kalkanlar onun her geçen gün daha fazla iç-grup olarak algılanmasını sağladı. Ancak Deniz Feneri 2. paradigmanın sorgulanmasına yol açacak yolu hemen Şaban Dişli'nin ardından aydınlatmaya başlayınca Erdoğan çileden çıktı. Zira, içgüdüleriyle biliyor ki en büyük zaafları 2. paradigmanın sorgulanmasıdır. Bu paradigma yıkıldığı anda da ( Dindar insan iktidar olduğunda her şey düzelir ) paradigması kendiliğinden sorgulanmaya başlanacaktır.

Gazeteci-yazar Cüneyt Ülsever'in yaptığı bu tespitlerden yola çıkarak, Türkiye Cumhuriyet'inde devlet yöneticilerinin ülkeyi yönetmek adına ortaya koydukları devlet politikalarının, dilbilimci Noam Chomsky'nin ileri sürdüğü ABD politikalarıyla birebir örtüştüğünü; ve bunların 1980 ihtilali sonrası yeniden şekillendirilen toplum yapısında, özellikle depolitize edilmiş,düşünmeyi ve sorgulamayı ortadan kaldırmış eğitim sisteminin oluşturulmasına ve toplumun düşünce yapısını kontrol altında tutacak dinamiklerin ( Liderlerin halkın üzerendeki yönlendirici etkisi ve medyanın devlet politikaları doğrultusunda halkı yönlendirmesi ) güçlendirilmesine önem verilmiştir. Bu şekilde oluşturulan bu yeni yapılanmanın, böylesine bir kısır döngü içerisinde toplumların içe dönük olan muhafazakar yapısından faydalanmak suretiyle, bugünkü siyasi oluşumların alt yapısı hazırlanmıştır. Bu bize, ABD'deki yeni muhafazakarların politik programı ile Türkiye'de AKP ve Fethullah Gülen cemaatinin politik hedefleri arasındaki uyumu ve paralelliği göstermektedir. Nasıl ki, ABD'de yeni evangelistler ve
hristiyanlar köktendincilerle bir ittifak halinde ise, işler burada da böyle yürütülmektedir. ABD'nin, 1980 sonrası oluşan Türk hükümetleriyle olan ittifakının sebebi, ihtilalden sonra sosyalist zihniyetin asimile edilip, hükümetlerin merkez sağ partilerinden oluşturulması ve altyapısının 2. Dünya Savaşından sonra oluşturulmaya başlayan Büyük Ortadoğu Projesi'nde ( BOP) Türkiye'nin jeo-politik konumu başrol oynamasıdır.

Ve o dönemde, Türkiye'de bu projenin alt yapısı Özal ve Demirel hükümetleri tarafından hazırlanmıştır. Bu projeyle başlayan, yeni dönem içinde oluşturulan toplum bilinci ve paradigmaları, Türk toplumunun önüne yeni bir sayfa açmış, ve yüzyıllardır sahip oldukları değerleri zaman içinde önüne konan terör ve ekonomik politikalarla yitirerek, kendi içinde bölünmeler yaşamıştır. Ortak hareket etme bilinci ve paradigmaları kişiselleştirilip, ülkenin ortak çıkarları için değil,sadece kendi çıkarları için var olan topluluklar haline getirilmiştir. Buna en iyi örnek de,dönemin Başbakanı Özal'ın ABD tendanslı devlet politikalarının halk tarafından benimsenmesi için, ileri sürdüğü, "Benim memur'um işini bilir" önermesini halka sunmuştur.Ve bunun bir toplumsal paradigmaya dönüşmesi de, önce devlet kademelerinde ve iş hayatında daha sonra bu anlayış toplumun bütün katmanlarında hayata geçirmiştir. Yıllar içerisinde bu paradigma, halk arasında zaman zaman, "Başarıya giden her yol mübahtır" veya "Gemisini yürüten kaptan, bin yaşasın" şeklinde kabul görse de, bu paradigma son otuz yıldır toplum üzerindeki etkisini hiç kaybetmemiştir. Ayrıca, Menderes yönetiminden miras kalan, 'Bal tutan parmağını yalar', (Devlet deniz yemeyen domuz) paradigmaları ilk etapta toplumun ahlaki değerleriyle örtüşmediğinden, toplum tarafından tepkiyle karşılansa da zaman içerisinde enjektörle zerk edilen morfin gibi yavaş yavaş yıllar içerisinde kabul görüp, artık siyetçilerin, millete hizmet vermek için değil, kendilerini zengin etmek için çalıştıkları düsüncesini benimseyip kendi hayatlarında da bu paradigmaları uygulamaya başlamışlardır.Çünkü, Türk Milleti büyük sözü dinler!

Büyük orta doğu projesinin öngördüğü, projeye dahil edilen devletlerin, yokluk ve sefalet içinde tutulup ama yöneticilerin ise zenginliğin zirvesinde olmaları anlayışını, ve bunu, sanki bu tür yaşayışın toplumların kaderiymiş gibi toplumlara algılatılması ve bu algılamaların (paradigmaların) doğrultusunda gün be gün hedefe ulaşma çabalarının ne kadar başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz. Özellikle, ülkemizde bu çabaların, Menderes döneminde başlatılmış olup, Özal, Demirel ve Erbakan hükümetleri tarafından desteklenerek, bugün tek başına iktidar olan AKP'nin altyapısını hazırlanmasında ve bu oluşumun halk tarafından desteklenmesi için Fettullah Gülen Cemaatinin bu hükümetler tarafından teşkilatlandırılıp, oluşturulan politik paradigmalar sayesinde başarıyla sürdürüldüğünü görüyoruz.. Ve projenin en önemli özelliği, toplumun yapısını değiştirmeye yönelik yapılan çalışmaları, topluma hissettirilmeden sanki doğal gelişen bir değişim süreciymiş gibi toplumlara algılatılmasıdır. Zaten paradigma politikaların en vurgulayıcı özelliği budur. Son elli yıldır bu şekilde oluşturulan paradigma politikalarla yönlendirilen Türk toplumu yüksek dozda morfin verilmiş gibi uyutulmuştur ve hala da uyutulmaya devam ediliyor.

Bunun en son örneği ise, anayasada yapılmak istenilen değişikliklerin başında, “Türk Devleti’nin tebaası olan herkes, Türk vatandaşıdır.” ibaresi yerine, “Devlete bağlı, etnik köken farklılığı gözetmeksizin, herkes Türk’tür.” İbaresi getirilmesi istenmektedir.

Burada yapılmak istenilen gerçek niyet, Devlet’in başındaki Türk kelimesi kaldırılarak, Devleti kimliksiz bırakıp, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, United State haline çevirme çabası vardır. Ve bunu yaparken de dini ve etnik köken kelimeleri kullanılarak, insanların dikkatlerini bu minvalde yoğunlaştırarak, gerçekte yapılmak istenen düşünceden uzaklaştırmak çabasıdır. Burada farklı etnik kökenli insanları aynı seviyede gösteriliyormuş gibi algılatılıp, aslında devletin üniter yapısını bozmaya yönelik bir çalışmadır. Sosyolojide buna paradigma kayması veya değişmesi denir. Yani toplumun kabul ettiği doğrular sistematiğini yani, paradigmalarını (kavramsal algılamalarını) yine topluma hissettirilmeden değiştirilmesidir. Toplum için önem arz eden değerleri veya kalıplaşmış düşünce biçimlerini, topluma hissettirilmeden yerine yeni değerler ve düşünce biçimlerinin oturtulmasıdır.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Paradigmaların insan hayatında ve toplumsal yaşamda yeri ve önemi

PARADİGMALARIN İNSAN HAYATINDA VE TOPLUMSAL YAŞAMDA YERİ VE ÖNEMİ
Bugün sosyal bilimlerde kullandığımız kavramların önemli bir kısmı, "içerisi" ile "dışarısı" arasında yapılan ayırım etrafında şekillenmekte ve kavramsal algılarımızın sınrlarını oluşturmaktadır. Buna paradigma denmektedir. Paradigma insanın dünyayı algılamak için kabul ettiği doğrular sistematiğidir. Paradigmalarımız bakış açımızı ve bunun sonucunda ortaya çıkan davranış biçimlerimizi yönetir. Bu yüzden de,bu doğrular sistematiğinde oluşturulan paradigmalar kişiden kişiye ve toplumdan topluma farklılıklar göstermektedir. Her hangi bir konu üzerinde çok çeşitli yorumların oluşması, kavramsal algılarımızın (paradigmalarımızın) birbirinden çok farklı olmasından kaynaklanmaktadır. Paradigma bir tür zihin haritasıdır. Belirli durumlarda nasıl davranılmasını ortaya koyan bir kalıptır. İnsanoğlu, doğduğunda anlam dünyası yada zihin haritası boş bir haldeyken, zamanla ailesi başta olmak üzere, içinde yaşadığı kültür ve eğitim ortamı bu haritanın an çizgilerini oluştururlar. Paradigma, toplum olarak kullandığımız ortak bir jargon, ortak bir şablon olması sebebiyle bizi yakından igilendiren bir konudur. Bu yüzden de toplumların sahip oldukları toplumsal paradigmaları, toplumların bilimsel, dinsel ve kültürel yapılanmalarına ayna tutar.
İnsan unsuru basit bir yaratık değildir. O, düşünebilen, hayal edebilen, üretebilen ve duyguları olan, çok donanımlı bir yapıya sahiptir. Bunun için toplumları oluşturan bireylerin, içinde yaşadığı toplumun, bulunduğu coğrafyası itibariyle sahip olduğu kültürel zenginliği ile yoğurulup, eğitimle birlikte bilinç düzeyi yükseltildiğinde, insan kalitesi çok yüksek toplumlar oluşturulur. Bir ülkenin en başta gelen zenginlik kaynağı, ülkedeki insanların beyinleri ve bu beyinlerin kullanım kapasiteleridir. Eğitim, her insandaki beyin kullanma yeteneğini yükseltir. Ancak, günümüz insanının kavramsal algılamaları (paradigmaları), içinde bulunduğumuz çağla birlikte aynı paralellikte gelişmiyor. İnsan beyninin akademik ağitimle birlikte en üst saviyeye çikabileceğini biliyoruz. Bilimsel gelişmeler ve bunun doğrultusunda ortaya çıkan teknolojik gelişmeler bize bunu ispatlıyor.Bununla beraber kişilerin sosyal bilincini aynı şekilde yukarı çekmenin mümkün olmadığını,akademik eğitimle birlikte, toplumun kendi içinde oluşturduğu yaşam öğretilerini de (toplumsal değerleri, ahlaki değerleri, dini değerleri) kişilere doğru bir şekilde empoze edilmesi gerektiğini gösteriyor. Bunun sonucunda ortaya çıkan kişisel paradigmaların, toplum paradigmalarıyla aynı düzlemde buluşmasını sağlamak kolaylaşıyor. Yaşam kalitemizi yukarıya çekebilmek için, yaşamı algılayış ve yorumlayış biçimimizle kendi tarzımızı yani paradigmamızı geliştirmek ve onunla şekillendirdiğimiz bir yaşam felsefesi, dünya görüşü oluşturmak zorundayız. Yaşama çoğu zaman yanlış, önyargılı veya toplum tarafından tarafından empoze edilmiş paradigmalarla bakıyor ve kendi paradigmamıza hükmedeceğimize onu başkalarının ellerine bırakıp, yaşam kalitemizi çok düşük seviyelerde tutuyoruz.
Günümüzde içinde bulunduğumuz toplum yapısında, oluşmuş kişisel paradigmalar, toplumun paradigmalarıyla ne derece örtüşüyor. Öncelikle bunu irdelemek gerekiyor.
Her ırkın kendine özgü kültüre, dile ve dine sahip olması, gerek insanlar arasında, gerekse toplumlar arasında birbirinden farklı bakış açılarının oluşmasına en önemli etkendir. Çünkü insanoğlu, dünyaya getirdiği her çocuğa öncelikli olarak kendi ırkının dilini, dinin ve kültürünü empoze eder. Doğan çocuğun ilk önce ruhuna ekilen, ırkının özellikleri ve ailesinde ve yakın çevresindeki paradigmalardır. (mevcut, toplumsal bakış açısı) İnsanoğlu, uzunca bir süre ailesinin yakın çevresinin ve de toplumun kendisine sunduğu paradigmaları doğru sayarak, yani, kendi paradigmasını oluşturana kadar olan sürede, toplumsal paradigmalarıyla yaşar. Toplumsal paradigmalarımızın doğrusunu veya yanlışını ne zaman çözeriz, ne zaman yargılar, analiz ederiz? Bilimsel düşünceye sahip olana kadar ve gerçeğe saygı duyana kadar. Gerçek, yaşamın çıplak ve en objektif yanıdır. Çocukluktan yetişkinliğe geçiş süresinde kişinin alacağı eğitim ve o güne kadar kendisine verilen toplumsal bakış açısının sorgulanmasıyla birlikte (o güne kadar kendisine öğretilen doğruların sorgulanıp, analiz edildikten sonra, kendi algılamasına göre toplumsal paradigmaların oluşturulması) kendi kişisel bakış açısını, yani kişisel paradigmalarını oluşturur. Ve o günden sonra çizgisini ve izleyeceği yolu, kendi kişisel paradigmalarıyla yönlendirmeye başlar.Toplum içinde yaşarken, kişisel paradigmalarla, toplumsal paradigmalar arasında çok büyük farklar yani, uçurumlar olmaması gerekiyor. Toplum içinde yaşarken, toplum tarafından kabul görmüş değerlerde birleşim gösterip, o değerlere sahip çıkılan bir yol izlenmelidir. Yalnız, bunu yaparken, güncelliğini yitirip, artık fonksiyonel özelliğini yitirmiş değerlere körü körüne inanıp, uygulamak yerine bunları, kişisel paradigmalarımız sayesinde yeniden revize edip, hayata geçirmek lazımdır.
Son elli yıldır gelişen golabal gelişmeler sonucunda ve hızlı artan dünya nüfusu sayesinde, toplumlar, mevcut kültürlerini,coğrafyasını ve ekonomik sistemlerini koruyamamış,sahip oldukları yaşam öğretilerini, sosyoekonomik ve politik gelişmeler sayesinde, yitirmiş ve farklı kültürlerden oluşan toplumlar haline gelmiştir. Bu karma toplumlar, kişileri bireysel yaşama yönlendirmiştir. Bu sayede, bireysel yaşam, kişileri, toplum bilincinden ve sorumluluğundan uzaklaştırıp, sadece kişisel paradigmaları doğrultusunda hareket etmeyi zorunlu kılmıştır. Ve bu durum kişiyi, toplumun öngördüğü paradigmalarla karşı karşıya getirmiştir. Bu aynı zamanda kişisel gelişim açısından da insanları köreltmiş ve sosyal bilincinin güdük kalmasına sebeb olmuştur. Örneğin kişi kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ederken, içinde yaşadığı toplumun mevcut değerlerini ve menfaatlerini rahatlıkla gözardı edebiliyor ve hiç bir şekilde gelişmemiş sosyal bilinciyle de bundan rahatsızlık duymuyor. Bu durum, öngörülen bireysel yaşamın, insan kalitesini ne kadar düşürdüğünü ve bunun topluma yansıması ,aynı şekilde organize olamayan ve toplum bilincini oluşturamayan, sosyal bilinci düşük topluluklar haline dönüştüğünü göstermektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz toplum da bu durumdan yeterince nasibini almış durumdadır. Yıllardır süregelen yanlış politakalar, içinde bulunduğumuz toplumu böyle bir açmaza sürüklemiştir. Görülüyor ki, toplumu yönlerdiren unsurlar, bu oluşum sürecinde kişisel menfaatleri ön plana çıkararak, mevcut toplum paradigmalarını global değişim adı altında değiştirmeyi başarmış ve toplumu bir arada tutan dinamiklerinden uzaklaştırmıştır. İnsanları banka cüzdanlarının kalınlığı ile değerlendiren materyalist batı felsefesinin, 'yükselen değerler' namıyla bize empoze etmekte olduğu gibi iç huzurumuzu ve davranışlarımızı sadece maddi unsurların belirlediği, hiç bir derinliği olmayan, sığ düşüncelerin esiri olmuş insanlardan toplumlar oluşturuluyor. Ve biz de, padişahların kulu, kölesi olmaktan kalma ezikliğimiz yüzünden, kendine güveni olmayan, benliği gelişmemiş, batı kültürünün etkisinde kalarak kendisini onların karşısında adam saymayan, adam sayılmak için onları körü körüne taklit eden ve onların doğrularıyla yaşayan insanlar yetiştiriyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi bir de global yaşamın insanlar üzerindeki olumsuz etkisi, de eklenince çok vahim bir durum ortaya çıkıyor. Bu vahim durum da şudur: artık toplumları oluşturan insanların ortak duygu ve düşüncelerle bır arada hareket edemeyişleridir. Dolayısıyla, beraberlik duygusunun kaybolduğu bir toplumda, huzur aramak veya toplumsal gelişmeyi sağlamak pek mümkün görünmemektedir. Bu durum da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin üniter yapısını bozmak ve bölmek isteyenlerin son derece işine gelmektedir.
Yakın bir zamana kadar toplumlar paradigmalarını, dini, ahlaki ve yaşamsal öğretilerinden oluştururken, bugün artık, toplumsal paradigmalarımız yeni dünya düzeni anlayışıyla devlet politikalarıyla oluşturulmaktadır. Bunlara ideoloji paradigmaları denmektedir.

8 Ocak 2009 Perşembe

KISSADAN HİSSE

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama. Yine de boyun eğmezlermiş Aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Git gide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı. -'Her halde bize bu otlağı terk etmek düşüyor' demiş aslanlardan birisi. -'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken -'Bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan’mış söze atılan. -'Hayır' demiş, 'hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.’ İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler. O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere beş irikıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. - 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa.'Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kim bilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiç birini isteyerek yapmadık. Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz. Hele öküzlerle hiçbir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defaatla saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahat otlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküz'ün suçu, verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demiş. Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz gerekliymiş. Bu gerçekten de günlerce sürüye hiçbir saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. Acıktık demişler Topal Aslan'a daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını, bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına. -'Selam' diye girmiş söze. 'Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.' -'Nedir? ' demiş Boz Öküz merakla. -'Şu sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızda gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Hâlbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da hayatını sürdürsün. Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. -'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? Diye sormuş biri Boz Öküz'e. - 'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek 'Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...'